31 Ocak 2010 Pazar

Kürtaj

Esas yazıdan özetliyorum hikâyeyi… (1)
(Tırnak içindeki bölüm alıntı ve koyu cümlelerde yazarın kendi tercihleri korundu.)

“Güzel ve akıllı kadındı. Hayatı ve yaşamayı severdi. Kocasıyla “Artık hayatımdan çıksan diyorum, bu ikili delilik sona erse...” türün bir ilişkisi olmuş ve sonunda bitmişti.
30’lu yaşlarının başındaydı o adamı tanıdığında…
Adam, yaşamında kendisine eşlik edecek, beraberlikten keyif alacağı bri partner arıyordu.
Uzun süre çıktılar.
Beraber oldular, beraber yaşadılar…
Zaman zaman tartıştılar, zaman zaman barıştılar ama ilişki aynı yoğunlukta sürdü gitti.
Bir gün kadın hamile olduğunu fark etti.
Erkek arkadaşıyla beraberdiler ama “çocuk” gibi bir kararları yoktu.”

Belki adam emrivaki kabul eder bu hamile kalma olayını diye düşünen kadın, bilemiyor ne yapması gerektiğini…
Sadece çocuğu doğurmak istiyor.
Sonra kadın en yakın kız arkadaşına soruyor. “Hamile olduğunu ona söyle. Uzun zamandır seninle ilişkim var. Çocuk yapacaksam bu beraberlikten dolayı senden başka kimseden çocuk yapma durumum yok. Onun için bu çocuğu doğurmak istiyorum” de diye akıl veriyor arkadaşı.
Ve kız da konuşuyor sevgilisiyle.
Daha önceki evliliğinden çocukları olan adam, bir başka çocuk istemiyor.

“Uzun zamandır beraber olduğu erkek çocuğu istemiyordu. Çocuğu aldırsa, yaşı her geçen gün geçecek ve bir daha ‘Çocuk sahibi olacak mı olmayacak mı, hamile kalacak mı kalmayacak mı’ bilemeyecek, muhtemelen halihazırdaki ilişkiyi bitirip yeni bir ilişkiye hemen başlayamayacak, dolayısıyla da fiziksel olarak çok da fazla süresi olmayacaktı önünde.
(…)
Bunu anlayabilmek için ya kadın olmak, ya da kadınları çok iyi bilen, kadın gibi düşünen o erkeklerden olmak gerekirdi.”

Kadının seçenekleri belliydi aslında:
“Ya ‘ne olursa olsun… Allah kerim’ deyip doğuracaktı.
Ya istemediği halde aldıracaktı.
Ya da adama hoşça kal deyip, adamın istemediği bebeği tek başına yetiştirmek üzere doğurup büyütecekti.”

Uzun uzun düşünmüş kadın.
Sonunda gidip çocuğu aldırmış.
Arkadaşları çok kızmış bu duruma…
Kadın da, ben söylesem, ben de böyle söylerdim diyeceğim güzel bir açıklama yapmış tüm arkadaşlarına:

“Bir erkekten bir çocuk yapmak, aslında o erkekle hayat boyu bitmeyecek bir bağ kurmak demek. Kadın ve erkek eğer çocukları olursa, bir daha birbirlerinin hayatlarından isteseler de gidemezler… Her zaman ortada bir çocuk vardır ve kadınla erkek o çocuktan dolayı birbirine bir şekilde bağlıdır… Birbirlerinin hayatlarının içindedir. Bu çocuğu istemedi. Bütün bir hayat, istemediği bir çocukla o erkeğin hayatında kalamazdım. O erkeğin de bu şekilde bütün bir hayatımın içine girmesine izin veremezdim…”

Yazar da şöyle yorumlar bu durumu: “Erkek farkında mıdır bilmiyorum ama ‘kolay kolay yapılamayacak bir fedakârlığı, çok az kadının göstereceği bir asaleti esirgemedi’ sevgilisi ondan.”

Doğru karardır yani kadının verdiği. Sonrasında ne yaptı, adamdan ayrıldı mı bilmiyoruz.

Yazar hikâyenin dersini de şöyle yazar:
“Hayat güzel şeyler yapanları, mutlaka güzel şeylere gebe bırakır.
Hülasa genç kadının hayatı, daha büyük mutluluklara gebedir…”


* * *

Kürtaj, vücudun bir bölgesinden doku veya büyümüş bir parçayı almak anlamına geliyor. Curette denen bir aletle yapıldığı için adı kürtaj. En çok da rahimde büyüyen bir parçanın :) alınmasında kullanıldığı için, anlamı daha darmış gibi geliyor.
Oysa zararlı doku kazınır vücudun bir bölgesinden, bunun adı da kürtajdır.
* * *

Kadın doğru bir karar vermiş, bir insanı kendine mecbur etmek, sevgisini zorunlu hale getirmek aşktan, sevgiden çok uzak bir durum.
Her ne sebeple olursa olsun.
Ben de hikâyeyi okurken, sizin için özetlerken, düşünürken şunları fark ettim kendimle ilgili.
Kutlu doğum ayıma giriyoruz yine :)
Ve “ben her bahar âşık olurum” misali, her sene doğum ayımda yenilenmişim ben, kürtajla kurtulmuşum gereksiz her tür asalak duygudan içimdeki.
Kendi içime dönmüşüm, içimdeki bahçenin ayrık otlarını temizlemişim, sakinleşmişim, durulmuşum, önümü görmüşüm, hayata inancımı yenilemişim.
Biliyorum, her şey geçiyor bir gün. En azından bir kadın için. Bir erkek ödemediği/ödeyemediği bedelleri ömür boyu içinde taşıyor, tüm ağırlıklarıyla.
Bir kadın genelde daha cesur davranıp sonuna kadar zorlayabiliyor ve kalırsa içinde “bir sızı kalıyor”…
Başka da bir şey değil…
Aşk mı?
Aşk hep bir köşede hazır bekliyor, sanki dilinin ucunda bir kelime gibi. Ve unutturuyorsun kendine…
Yazarın (üstteki hikâyenin yazarının) dediği gibi, “Bu Şubat’ta aşk sizi bir meçhulde beklemekte…”.
Olup biteni anlatın maillerinizde… Aşk sizi nerede yakaladı? Ya da ıskaladı…
Beni merak ediyorsanız da, “Duygusal Kör” (2) yazımı tekrar okuyun bir zahmet :)




“Hayat güzel şeyler yapanları, mutlaka güzel şeylere gebe bırakır.”




ORTADAN ORTAYA KARIŞIK

* Printer plane ve alabalık maceraları…
Printer Plane oldu onun yazılardaki adı ama ben ona Printer Oak adını koymuştum, daha güzel bir kelimeydi çünkü oak… Ama anlamca yeni lakabı daha doğru karşılıyor onu :)

Bir varmış bir yokmuş, erkeklerin avlandığı, kadınların ütü yaptığı çok klasik bir dünya düzeninde, Printer Plane abi ile Tomurcuk abla’nın yolları kesişmiş.
Printer Plane uzaktan hoşlanmış Tomurcuk’tan. Sonra tanışmışlar, kaynaşmışlar. Printer’in gözünde büyüttüğü Tomurcuk, sıradan head hunter bir yavrucuk çıkmış :).
“Balık severim, ben denizin kızıyım” demiş, gitmiş bir alabalığa vurulmuş. “Beni akşamları oynamaya çağırma, akşamları bizim parkeleri cilalıyorum” demiş, Printer şaşırmış, yoksa külkedisi kılığında bir odalığa mı vuruldum diye…
“Beni kültürel faaliyetlere davet et” demiş Tomurcuk. “Neler ilgini çeker?” diye sormuş Printer Plane.
“Fındıkkıran operası” deyivermiş Tomurcuk.
Printer’ın içindeki bütün hücreler gülmüş buna.
Sonra bilge anlatıcı yazarınız dâhil olmuş masala. Kötü kalpli, mutluluğu çekemeyen, şeytan yaşlı kadın rolünde.
“Yahu, Fındıkkıran opera değildir ki, Tchaikovsky bestelemiştir ve bir baledir” demiştir dayanamayıp.
“İç paket dış paketi, dış paket iç paketi açar” (3), kanmayalım cafcaflı ambalajlara diye dürtmüştür âşıkları…
Dış paketi açan iç pakettir. İç pakette denizden uzak, kuru bir hava varsa, dış paketten ne beklersiniz ki!
Rica ederim okuyucu ısrar etmeyiniz, daha fazla anlatmayacağım, bu masalın sonunu herkes biliyor.

Gidiyorum, birkaç başka şeye takıldım ben…
His yordamıyla tanımaya başlarım çünkü ben bir insanı. İnceliklere takılırım… Upuzun bir akşam boyunca hiç bıkmadan arabanın kapısını açmak, duman molasına vb. gidip gelince, sohbetini bölmeden bir bakışla onaylamak “sağ salim geldin, gözüm yollarda kaldı” diye, bir adım geriden yürüyüp hep yol vermek. İyi şeyleri takdir etmek, sıkıntılı durumlarda sakin kalmak…
Bunlar iyi şeylerdir, aslında harika şeylerdir. Böyle başlayıp da içinden “dana” çıkanları da gördük. Hayatın kırıp büktüğü insanları da. Üzüldük onlar için. Zamanı gelecek onların da… Toparlayacaklar. Printer Plane beni birisiyle tanıştırdı, harika sohbetler ettim onunla. Her biri bir molada, 3-5 dakikalık derin dalışlar yaptık hayata. Ve daha iyi anladım birçok insanı şimdi, mesela AD aslında çok harika bir prens. “Bir doz almadan gelme yanıma” diye takılırdım ona, içindeki harikayı gördüğüm zamanlarda. Sonra sahte sanmıştım. Doz’luyken rüya prensi, uyanınca gel-git’li “dana”… Meğerse içinde gördüğüm gerçekmiş, sadece o korkarmış onu göstermekten. Ah, bu korkular, neler ediyorlar insan hayatına…
Kürtajla onlardan da kurtuluversek şöyle bir…
Ben gidiyorum okuyucu, takıldım birkaç şeye…
“Saçlarından öperim”.
Ah, ne güzel bir hoşça kal…

* Hayvan sevgisi ağır basıyor!
Gecenin bir köründe, bir kanaldaki saçma sapan bir evlilik programına gözüm takıldı. Daha doğrusu kulağım…
Kadının biri 2. eşinden yakınıyor, “at yarışı oynuyor” diye. Bir diğeri “horoz dövüştüren” eski kocasının pişman olduğunu ve onu geri istediğini ama kendisinin yeni bir koca aradığını anlatıyor. Sunucunun yorumu ise “bazen adamların hayvan sevgisi ağır basıyor”. :)
Yok ya, hanım abla :), esas biz kadınların hayvan sevgisi ağır basıyor. Şu öküzlerden, danalardan bir türlü kurtaramıyoruz kendimizi.
Star Wars karakterlerinden Qui-Gon Jinn “Denizde her zaman daha büyük bir balık vardır” diyor. Baksanıza kısmetimiz olacak erkeği bile bir hayvanla özdeşleşmişiz :)

* Bencillik daha evrimleşmiş kişinin özelliğiymiş!
Bazı arkadaşlar :) tarafından “bencil, dik başlı olmakla, kendi cumhuriyetinde yaşamakla, laf dinlememekle” suçlanıp durdum son birkaç yıl içinde. Yakın dostlar değil beni suçlayan… Ayrıca hiçbirini de kabul etmiyorum bu suçlamaların :).
Kimin lafını dinleyecekmişim? Sadece kalbiminkini dinlerim çünkü. Neden bencil olmayacakmışım? Ben’le başlar bütün dünya. Ben yoksam sen yoksun çünkü. Neden dik başlı olmayacakmışım? Daha sevilebilir olmak için mi? Başka hiçbir şeyim yok mu yoksa çok sevilecek? Neden kendi cumhuriyetimde yaşamayacakmışım ki? Cumhuriyet bu, diktatörlük değil. Sen de al gel kendi cumhuriyetini, demokratik, büyük bir ülke kuralım. Allah, Allaaaaah…

Son yapılan bir araştırma beni temize çıkardı. O kadar da kötü ve istenmeyen bir model değilmişim meğerse :)
Harvard Üniversitesi tarafından yapılan yeni araştırma “agresif, çabuk sinirlenen, hiç kimsenin ne düşündüğünü önemsemeyen ve hoşgörüsüz” insanların, evrim basamağında sakin ve yardımsever insanlara göre daha yüksekte olduğunu göstermiş.
Harvard’lı bilim insanlarına göre, yardımseverlik ve paylaşma duyguları “evrim olarak daha az gelişmiş insanlara” has duygular.
Araştırmanın yöneticisi Victoria Wobber’a göre, paylaşmak ve iyi niyet, “evrimsel” olarak, bağların sıkılaştırılması dönemine denk geliyor. Bağlar ve sosyal yaşam sıkılaştıktan sonra da bir sonraki aşama, agresiflik ve bencillik oluyor.
İlişkiye göre yorumlarsak bu araştırmayı, ilişkimize daha ilkel duygularla ve daha ilkel bir seviyede başlıyoruz. Kişisel alan korumasının ve kavgaların başladığı zaman ise evrimleşmeye başlıyoruz! :)

* Forumda fink atan uydurukçulara :)
Gerçek casa teşekkürler sıfatı bulduğun için. Aynen senin tanımlamalarını kullanacağım. Nuriyaaanım ve Sümeyyanım, soyadlarınıza kadar yazınca daha gerçek karakterler olmuyorsunuz. Yemezler! :)
Ayrıca, LA’de doğmuş olmanız lazım demişsiniz benim için, herhalde Golden Globe’lara takıldınız. Ama “Golden Globe seremonisinin” LA’yle alakası yok. Altın Küre ödül töreni, Beveryl Hills’te yapılıyor, bu şehir de California’da. Pardon sizin bilgi kıtlığınıza / dağarcığınıza uygun yazayım: CA’da. :)
İyi veya kötü gelen hiçbir yoruma müdahale etmiyorum. Sildirebiliriz, koydurmayabiliriz. Ama dokunmuyorum.
“Sokaklar daha akıllı ve güzellerle dolu” demiş biriniz. İkiniz de birsiniz ya, hadi neyse :)
Öyledir tabii ki, gelsin buyursunlar, verelim bu köşeyi.
Bekliyorum, bekliyorum, gelen giden yok.
Herhalde Kuruçeşme mekânlarında “kelle” yemekle ya da Nişantaşı sokaklarında “koca/babacık” limitinden alışverişle meşguller. Akıllarını, güzellikleri yolunda kullanıyorlar demek ki.
Teklifim burada. Bekliyorum hanımlar…



İzler
1- Reha Muhtar, Vatan Gazetesi, 31 Ocak 2010
2- “Duygusal Kör”… Haftaya Cuma yeniden yayında olacak.
3- “Duygusal Kör” yazısından bir alıntı…

31 OCAK 2010

“Çok boynuzlu biri olarak söylüyorum”

Kafamın karışık, kalbimin buruk, gözlerimin yaşlı, bedenimin yorgun olduğu bir gecenin sonunda uyumaya çalışırken, Habertürk kanalında Hülya Avşar’ın programının tekrarına denk geldim. Cemil İpekçi’yi görünce bir dinleyeyim dedim.
Yeni koleksiyonunun adının “Monsieur Butterfly” olduğunu söyledi. Ben muzipçe gülümsedim. Aklıma neler geldi neler, Puccini, Jeremy Irons, John Lone…
Hülya Avşar’dan ise tepki yok.
Oysa KLM’e anlattım, daha duyar duymaz “Aaaa, ne hoş” deyiverdi.
Madame Butterfly, Puccini’nin en önemli operalarından biridir. 1904’de sahnelenmiştir ilk olarak.
15 yaşındaki geyşa Butterfly, (Cio-Cio San) Japonya’ya gelen Amerikan subayı Pinterkon ile evlenir ve dinini değiştirir. Bu davranışını kendi kültürlerine bir hakaret olarak gören ailesi Butterfly’ı reddeder. Pinterkon bir süre sonra evi terk eder, hamile kalan Butterfly sabırla eşini bekler. Pinterkon ise Amerika’da evlenmiştir. Üç yaşına gelen oğlunu almak için Butterfly’ın yanına Japonya’ya gelir, eşinin kendine ihanet ettiğini gören Butterfly ise, ailesinden kalma hançerle intihar eder.
Puccini operasını Uzakdoğu ezgileriyle süslemiştir. Amerika’da en çok sergilenen 20 opera arasına giren Madame Butterfly, Türkiye’ye opera kültürünün girip gelişmesinde önemli rol oynamış.
Cemil İpekçi, eşlerine en sadık ve en hizmetkâr olan iki kültürün Türkler ve Japonlar olduğunu düşündüğünü, o yüzden yeni koleksiyonunu böyle isimlendirdiğini anlattı. Ama dikkat ediniz, Madame Butterfly değil, Monsieur Butterfly…
(Madame Fransızca Bayan, Monsieur ise Bay anlamına gelir.)
Tabii ki Hülya Avşar’ın konudan bihaber olduğunu gayet açık anlıyoruz sessizliğinden…

Oysa ben filmi daha da ilginç bulurum her zaman.
Başarılı Amerikan oyun yazarı David Henry Hwang’ın 1988 yılında yazdığı oyun, 1993 yılında David Cronenberg’in yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır.
Aklımdan çıkmayan birçok sahnesiyle M. Butterfly’da Jeremy Irons’ın muhteşem ve Butterfly Song Liling’i oynayan John Lone’ın sıra dışı oyunculuğuna şahit oluruz. (John Lone’u Son İmparator filminden de hatırlayabilirsiniz.)

Üstelik M. Butterfly adındaki tam da İpekçi’nin yeni koleksiyonuna uygun bir şifre…

Çünkü konusu şöyledir M. Butterfly’ın…
René Gallimard (Jeremy Irons) Vietnam savaşı sırasında Çin’deki Fransız Büyükelçiliği’nde çalışan bir diplomattır. Puccini’nin Madame Butterfly operasını dinlemeye gider ve egzotik şarkıcı Song Liling’e (John Lone) aşık olur. İlişkileri başlar ama Song çok utangaçtır ve tamamen çıplak olarak göstermez kendini Gallimard’a…
Song’la bir çocukları olur (masusçuktan  ), Komünist’ler tarafından kaçırılır, Gallimard Fransa’ya döner, Alman karısı onu boşar.
Film çiftin arasındaki “aşkın” cinsel gerilimini ve tutkunun dolambaçlı yollarını çok güzel yansıtır.
Daha sonra anlaşılır ki, meğerse Song Komünist hükümet için çalışmaktadır ve Fransız’lardan bilgi alabilmek için Gallimard’la takılmaktadır.
Ve yine daha sonra anlaşılır ki, (çünkü film sonuna doğru çırılçıplak kalır Song), Pekin tiyatrosunda tüm kadın rollerini erkeklerin oynar.
Gallimard: Pekin Operası’nda neden kadın rollerini erkekler oynar?
Song Liling: Bir erkeğin ne görmek istediğini en iyi bir erkek bildiği için.

Karşısındaki insan değmese bile, Gallimard aşkını safça yaşamıştır…
Ya işte böyle :)

Tabii ki Hülya Avşar’ın konudan bihaber olduğunu gayet açık anlıyoruz filmi aklına getirip de, İpekçi’nin muzipliğine gülümsememesinden…

Cemil İpekçi seminer veriyormuş ayrıca. Kadınlara, kadınlık semineri. Ah, onun yarısı kadar sebatkâr ve laf dinleyen bir dişi olabilmek için çalışıyorum bu aralar :)
“Çocuğum varsa, onu ayrılmış bir anne-babaya mahkûm etmem. 22 defa boynuzlansam da ayrılmam.” dedi İpekçi.
Hülya Avşar da “Ben çok boynuzlu biri olarak söylüyorum, öyle işlemiyor işte işler” dedi.
Nasıl işliyor bilemiyorum.
İnsan başına gelene kadar bir ton şey söylüyor:
“Şüphelendiğim an terk ederim.”
“Yakaladığım an öldürürüm.”
“Ben de onu aldatırım.”
“Çok muhtacım kalırım.”

İşte liste böyle gidiyor. Evlilik, çocuk gibi faktörler işi değiştirebilse de, kararı etkileyebilse de, insanın kendini nasıl hissettiği kadın-erkek fark etmiyor galiba.
Aldatılan zayıf, istenmeyen, umursanmayan, gözden çıkarılmış, çirkin, özgüvensiz… (vb.) hissediyor.
Aldatanı bilemeyeceğim, o tarafla özdeşleşmem çok zor. Aldatmak mı aldatılmak mı diye sorsanız, aldatılmayı tercih edebilecek kadar güçsüz bir hareket olarak görüyorum aldatmayı.
Çünkü aldatılan değil, aldatan daha güçsüz...
Ben de aldatan’la özdeşleşemem bu yüzden :)
Evlilik, çocuk gibi faktörlerin yanı sıra, kararı etkileyen bir başka ve çok daha ağır basan bir şey var: Sevgi / Aşk.
Adamı seviyorsanız, adam olacağını düşünüyorsanız, hatta size bunun için söz veriyor ve gerçekten çaba gösteriyorsa, terk etmezsiniz. Tabii bu sözleri almayıp, bu çabayı görmeden devam ederseniz, aşkınız ağır bastığı için, sonra ilişkinizi gereksiz yere zorlayabilirsiniz.
Çünkü siz affeden taraf, normalden 5 kat daha fazla özen isterken, karşınızdaki utanç ve güçsüzlüğünün altında yıkılıp bu yüzden de hırçınlaşıp daha da özensiz olabilir.
Bu durumda yapılacak tek şey, acil durum camını kırmaktır.
Sonra derin bir nefes alıp, hayatınızı toplarsınız.
Daha sonra ikiniz de adam olursanız, aşkınız yangınlardan geçmiş, küllerinden doğup güçlenmiş olarak, sıfırdan tertemiz bir şekilde başlar ve sürer de sürer…
Haydi hayırlısı… :)


Alternatif son:
Hülya Avşar’a pek tabii ki…

Çalışmak şöyle bir şey: Bir röportaj yapacaksan, bir program yapıyorsan, konuğunla ilgili bulabildiğin her şeyi okumalısın. Bu bilgilerin içinde, anlamadığın ne varsa da, öğrenmeye çalışmalısın.
Kültür şöyle bir şey: Yıllar içinde birikmediyse, sokmaca akıldan akıl olmuyor!





PS1. Süüüüper ÇOK okunmuşuz. Sitenin ilk rekorunu kırdık! Yıllar önce de haftanın en çok okunanı olan bir köşe yazımla yine rekoru kucaklamıştık  Bin ve katlarında okunuyoruz. Binlerce TEŞEKKÜRLER!

PS2. Bir rivayete göre diyeceğim çünkü kontrol etmediğim bir bilgi. M. Butterfly oyunu ve filminde geçen Fransız diplomatın olaylardan sonra uzun yıllar İstanbul’da yaşadığı ve adının Bernard Boursicot olduğu, 20 yıl boyunca kadın olduğuna inandığı ajan Song’un adının da Shi Pei Pu olduğu söyleniyor. Bilen beri gelsin!


ORTAYA ORTADAN KARIŞIK


* Teşekkürler bebeğim, hayallerimi gerçek kılıyorsun…
Oscar’ların habercisi ve öncüsü Golden Globe’lar dağıtıldı.

- Avatar’ın yönetmeni James Cameron, 10 yıllık evli olduğu eşine teşekkür etti. Ah ne kadar güzel bir iltifattı duyanlar için…
“Teşekkürler bebeğim, hayallerimi gerçek kılıyorsun…”

- En iyi aktris olarak ödül alan Sandra Bullock ise gözleri dolarak teşekkürünü şöyle bitirdi: “Eşime teşekkür ediyorum. Seni tanıdıktan sonra, işlerimin çok daha iyiye gitmesi hiç şaşırtıcı değil çünkü daha önce arkamı kollayacak birisi olmamıştı.”

- Neredeyse yurtdışında başladıklarından beri seyrettiğim iki dizi Dexter ve House MD. Yıllardır Amerika’da oynadıkları akşam “indirdiğim”….
Adli bilimler bağı için, ayrık otu olduğu için, buna rağmen normal ve sıradan dünyaya uyum sağlamaya razı olduğu için yani bana benziyor diye daha da sevdiğim Dexter ve benden daha girift diye, daha patavatsız diye, daha müdanasız diye aşık olduğum House.
Sonra beni iyi tanıyan eski bir arkadaşım, “Sen daha çok House’sun, Dexter’ını içine gizliyorsun.” dedi.
Onun gözünden baktım, sanırım haklı.
Golden Globe’a ikisi de adaydı ve Dexter aldı. Doğruyu söylemek gerekirse, biraz üzüldüm, ben (bu durumda House :)) almak istiyordum.

- Meryl Streep ödülünü alırken çoook güzel bir konuşma yaptı. Keşke metin halinde bulsam da yazsam ya da youtube’dan videosunu bulabilirsiniz. Golden Globe’un bütünüyle en güzel konuşmasıydı diyebilirim. “Gerçek hayatta olup bitenleri bilirken, mutlu film yüzümü takınıp da gelmek ne üzücü” dedi.
Gayet iyi bilirim, ben de oyunculuğumu böyle ustalaştırdım. Gerçek hayatta olup bitenleri sindirmek, susturmak, saklamak için mutlu film yüzümü takına takına…

- İkinci güzel konuşma da Martin Scorsese’nin konuşmasıydı. Bilgi yüklü, samimi ve alçakgönüllü…

- Drama film dalında en iyi aktör olarak Golden Globe alan Jeff Bridges uzun uzun ayakta alkışlandı. Ne hoştu! Ne mutlu edici…

* Ağca kafayı yemiş!
Tahliye olurken İngilizce açıklama yaptı. Kendisi “ilahi adaletin bir parçası olarak insanlığın geleceğinin ne olacağına karar” verecekmiş. “Dünyayı yok edeceğiz, göreceksiniz” dedi. Sen zahmet etme Ağca, biz zaten insan olamayarak yeterince iyi beceriyoruz bunu.
Yine de biraz kahkaha için Ağca’nın 23’ündeki basın açıklamasını heyecanla bekliyoruz.

* Ağlayacak derdimiz yok ki mendil alalım…
Geçenlerde Krik-Krak İstanbul’daydı ve çok sevgili dostlarımdan ikisini görmek istedi özellikle. Biri KLM ablaydı, Cuma akşamı gittik evine gördük onu. Cumartesi de, Kahramanlar dizisinin güzel oyuncusu EnoktaG’yi gördük. Aşkın ışığını da eklemiş kendi aydınlığına. Gözümüzü aldı. Krik-Krak'ı çok sevdiğim MiniMüzik’e götürmek istiyordum, anlattım, “SGS, Genç ve BSI gitmiştik geçenlerde yine, Kenan Doğulu, Nev ve Teoman birlikte geldiler, bizim BSI’nin arkadaşıyla da Teoman birbirlerine aşk ilan ettiler”…
“Aaa, hadi Kenan’ı arayalım, o da gelir uygunsa dedi EnoktaG. Baktık saat geç, attık mesaj. Ay ne çabuk cevap geliverdi. Afferim oğlana. “Üç gündür dışarıdaymış, yorgunmuş” ama olsun, bir başka sefere artık…
Neyse bu girizgâh hikâyenin sonuçları şunlar:
1- Gittik MiniMüzik’e yine. BSI’yi alıştırmışız mekâna, rastlaştık orda :) Krik-Krak çok sevdi mekanı. Kimse kimseye bulaşmıyor. Arka tarafa yayılıp etrafı seyredip sohbet etmek bile çok keyifli. Ben de “Ahhh,” dedim, “Bir gün AD’yle burada keyif çatmak çok isterim. Onsuz hep eksik”…
2- Yine bir Pazar sabahı bir magazin programında Kenan Doğulu’yu gördüm, bize söylediği o üç günden birinde yakalanmış kameralara :) Bir çocuk mendil satmak istiyor. Doğulu’nun cevabı: “Ağlayacak derdimiz yok ki mendil alalım!”
Herkese kısmet olsun umarım, böyle söylemek, böyle hissetmek…


selcencosmoz@gmail.com


22 OCAK 2010

Şahsi 2009 Bilançosu

OCAK: “You’ve got everything now” (1)
Evet, her şeye sahibim. Kendime en başta. 2009 kişisel tarihime göre, değişik başladı. Sevdiğim biriyle, normalde sevmeyeceğim başka insanlarla sıradan bir yerde girdim yeni yıla. El emeğiyle bir hediye yaptım “sevdiceğime”. :)
Yıllardır istediğim bir alanda akademik kariyerime devam ediyorum. Finallerimden çooook yüksek notlar aldım.
“Güzelim, sağlıklıyım, akıllıyım, çalışkanım, harika bir ailem var, harika dostlarım var, vb. vb.”…
Annem hâlâ Amerika’da.
Kule’nin hamile kalmasının 5. senesi. Kutlanacak bir sürü şey var. Müteşekkir olacak çok şey.

ŞUBAT: “Someone must look at me and see their sunlit dream” (2)
Kutlu doğum ayım :). Sonuna kadar keyfini çıkardım.
Yıllardır ilk defa 14 Şubat’ı kutladım.
Bir sürü sevdiğim dostumun doğum günü de Şubat’ta. Mesajlar çektim, telefonlar ettim, kalbimden kopup gelen güzel sözler söyledim. Kendime bir kere daha inandım. Doğum günümde arkadaşlarımla Fatima Spar konserine gittik, organizasyon firması bana jest yaptı, hepimizi onlar ağırladı. Yine geçen seneki gibi 2 doğum gününü bir arada kutladık. Önce dalış buddy'im Selda'nınki... Benimki gece yarısı başladı ama ilk duyduğum “sevgili” birinin “I love you Fatima” çığlıklarıydı. Çaktırmadım ama bozuldum.
Dostlarımın sürprizleri çooook mutlu etti beni.
Bir sonraki hafta, sevdiceğim beni bir adaya, tarihi bir otele götürdü. Oteli kapatmış sanki, keyif çattık, yürüyüş yaptık. Dinlendik. Hem de benim modelim yapmaya çalışmış, sürpriz olsun diye de uğraşmış birazcık. Kıymet bildim.
Güzel teklifler aldım. İnandım, hayal kurdum. Harika uykular uyudum 
Yıllardır hayal ettiğim ama sağlık sebebiyle uzak durduğum bir hayalime daha elimi uzattım, gözümü kararttım çünkü: dalmaya başladım.
28’inde ise “Different sense of freedom” günümün 2. yıldönümünü kutladım. Yanlış bir “evet”in yolundan dönmemin. Derin bir nefes alarak… Şükrederek…

MART: “It cannot be given, so it must be taken” (3)
Hayatımda ilk defa birisinin doğum günü için bu kadar uğraştım. Arkadaşlarını toplayıp sürpriz bir yemek ayarladım. 35 bin defa pasta kestik, evde, lokantada, hafta sonu tatilinde… Fotoğraflar çektik. Bir sonraki hafta onu şehir dışında bir SPA merkezine götürdüm, masajlar, sağlıklı yemekler, iltimaslı bir bakım alsın diye. “Kimse benim doğum günümü kutlamadı böyle” demişti. İçimde bir şeyler kırıldı, fazlasını hak ediyor çünkü.
(2010 yılının Mart ayının şarkısı, “It’s not your birthday anymore”)
Çok değerli bir yüzüğümü kaybettim, gece geri döndük, arandık tarandık, Yüzüklerimin Efendisi ilan ettim O’nu. AD’yi. Buldu. Bundan sonra da hep o korudu yüzüklerimi :).
Hayatımda ikinci defa (ilkini kendime yapmış ve bir daha asla yapmam diye yeminler etmiştim) dolma sardım. Yine çok güzel oldu. İsteyince alasını yapıyor insan.
Aynı gün, hayatımda ilk defa birisini öldürmek istedim, hatta ölmesin ve sürünsün istedim.
Çoook güvendiğim biri, arkamdan dolaplar çevirmiş, bir mail aldım gecenin bir yarısı yorgun argın eve geldiğimde. Sonraki 12 gün cehenneminde o çok sevdiğimden bir sürü yalanlar dinledim, tükendim. Karacehennem kızın içindeki çamurları anlamaya çalıştım. Gerçek, saf kötülükle yüz yüze geldim. Bir gün hesabı yapılacak bunun. Onun ve yukarıdakinin arasında.
Değiştim…
Kırıldım, yamalanamadım, gücü yoktu O’nun, AD’nin, korkuyordu çünkü “Biz birbirimizi bu kadar çok severken, neden bize bunu yapıyorlar?” dedi. Bu sözü ona senenin sonunda hatırlatmak istedim. “Biz birbirimizi bu kadar severken, neden yarım kalıyorsun” demek istedim.
Gerçek kötülük değiştirdi beni, karşımdakinin çabasızlığı, geri çekilmesi, beni yatıştıramaması değiştirdi beni. Kırıldım, çoook kırıldım.
Değiştim.
Çoook değiştim.

NİSAN: “Existence is only a game” (4)
Dedemin vefatının 1. yılı. 1 Nisan şakasının sene-i devriyesi.
Melda bannemin 80 küsuruncu doğum günü :).
Gözcümün (KLM) 20. evlilik yıldönümü.
Annemlerin bilmem kaçıncı evlilik yıldönümü. (söylemiyorum, yaşım ortaya çıkmasın diye : p)
Geçen ayki travmanın izleri hayatımın her tarafı sardı, ama Adli Travmatoloji dersinden 100’le geçtim. Bir işe yaradı demek ki.
Paranoyak biri oldum çıktım. Hiçbir şeye inanmayan. (Yoksa zaten hep böyle miydim? :) ) Altın tepside sunduğum güvene ihanet edildi, ne yapabilirdim ki? “Sevgim değişmedi, saygım sarsıldı, güvenim yok oldu ama toparlayabiliriz, çünkü birbirimizi seviyoruz” dedim. Büyük laf etmişim, altında kaldım. Öldüm. Tek başına bir yere gidemiyor insan. İlerleyemiyor.
Ama Kaş’a gittim, dalmaya. Sevdiceğimle yaşlanınca (hahahahaaa. Gülüyorum, hayalin bu kadar ileriye, yaşlılığa kadar uzanması benim uydurmam çünkü. O ne bugünü, ne yarını istiyor.) yaşayacağımız yere. Rezalet bir dalış geçirdik, sonra protesto ettik firmayı ve kendi arkadaşlarımızla gruptan ayrılıp araba kiralayıp, tekne ayarlayıp tatil yaptık. Noel babayı ziyaret ettik, hacı olduk :).
Sağ elimin başparmağını kırmışım, haberim olmamış. Doktor yanlış kaynamış deyince “eee, o zaman kırıp doğru kaynatalım” diyecek kadar boş vermişim kendime. :(
Büyücülüğüm had safhada. Dr. G (nam-ı diğer Editör Bey) uyarmıştı O’nu, “kırma kalbini bu kızın, beddua etmez ama korunuyor o” demişti. Kızın teki beni kızdırdı, AD de çanak tuttu buna. Ertesi gün kız kolunda 7 dikişle geldi. Hemen fotoğrafladım bu anı. Cadı kariyerimin foto albümü için.
İlk aşkımı gördüm (30 yaşında âşık olmuştum, ilki için biraz geç). Bir röportaja gidiyordum, seslendi arkamdan. Ne hoş, ne ışıklı görünüyordu. Sevik vardı yanımda, onayladı o da. Ne kadar sade, ne kadar çocuk görünüyordum. Beni ilk defa kotla gördü, mikili t-shirt’ümle. Yaşamadık ya aşkı, sadece söyledik birbirimize ama dokunmadık ya, kirlenmemişti hiçbir şey. “Gel mutlaka gel” dedi 3 kere. Gitmek istedim ama gitmedim. Arkadaşlığımızın, saflığımızın yerli yerinde durduğunu görmek yetti bana.

MAYIS: “Satan rejected my soul. (…) He’s seen my face around.” (5)
Haftalardan sonra ilk defa AD’nin evine gittim. Kırıklığımı içime saklayarak…
Hoca’mın doğum günü, KLM’ imin doğum günü.
Heyecanla beklediğim Depeche Mode konseri iptal oldu. Çoook üzüldüm.
Dave’in hastalanmasına değil, 2008’den beri beklediğim konserin iptal olmasına.
Hoca’mın kızı Bugga girdi hayatıma. Bambaşka bir dünya daha açıldı gözlerimin önünde.
Sevik’le “Cinsiyet değiştirme ameliyatları ve insan hakları ihlalleri” sunumumuz başarılı oldu. Enstitüde ilk defa röportaj ve videoyla sunum yapan biz olduk.
Yine Sevik’le “Olay Yeri, Medya ve Profilleme” sunumumuz çooook başarılı oldu. Öğrenciler bir sonraki derse gitmeyip bizi beklediler, normal süreyi aştık, kimse yakınmadı. İlk defa uzman misafir getirdik bir sunuma. Bu sunum akademik kariyerimi değiştiren sunum oldu. Cosy’le hayatımız bu vesileyle kesişti.

HAZİRAN: “I never wanted to kill, I am not naturally evil” (6)
Rahmetli Ercan Arıklı’nın vefatının 6. yılı.
Kara kızımın vefatının 4. yılı.
Köpük oğlumun vefatının 3. yılı.
Cosy girdi hayatıma. Çok şey değişti. “İyi ki varsın, olmazsan eksilirim” diyeceğim insanlardan biri daha.
Dalma kulübümüzü değiştirdik. Dalış buddy’im Selda’nın lise arkadaşı olan yeni ekibi, Denizatı’nı, çoook sevdik. Yıldızlarımızı aldık, apoletimize galaksiyi dolduracağız bu gidişle.
O’nunla 1 yılı devirdik.
“Seni seviyorum, korkuyorum yanlış yapmaktan, hoşuma gidiyor kalbimin sadece sana açık olması, tıpamı rafa kaldırmam, korkutuyor senin de benim gibi zor biri olman ama seviyorum seni… Birbirimizin keyfini sürmek istiyorum, plan yapmadan. Zamanımız daralıyormuş gibi.”
Diye yazmış.
Plan yaptım.
Hikâyenin sonunu gördüm. Ama inat ettim, sıfırdan başlayabiliriz diye. Başlayabilirdik, değerdi buna. Değerdik buna. Bundan sonraki aylarda geriye saydık, sinsice. Kendimize bile çaktırmadan.
Bir sene bitti.
“I know it’s over / It never really began / But in my heart it was so real”
(Biliyorum ki bitti / Hiç başlamamıştı ki / Ama kalbimde tamamen gerçekti)

TEMMUZ: “Sing your life” (7)
Chantage konseri. Biraz yatıştırdı. Hem özlemi, hem Depeche Mode hezeyanını… 13 ay önce gitmiştik birlikte ilk defa. 13 aydır istemiştim. Ancak iki eliyle pipisini… :)
Duman’cığım öleli 9 yıl olmuş. İlk oğlum…
Harika bir tekne tatili yaptık. Ama ilk tekne tatilim çooook daha iyiydi. Arkadaşlarımla hayatım boyunca çıktığım ilk tatildi o.
Cadılığım bir emaresi daha ortaya çıktı. Dr. G yanımdaydı, tescilledi yine.
Tabii ki dalış gezileri son hızla devam etti ve konser keyifleri de…

AĞUSTOS: “And why did you give me so much love in a loveless world?” (8)
KLM’in annesinin vefatının 2. yılı.
Mabel’imin annesinin vefatının 13. yılı.
Benim “ağzım dilim bağlanıp” evet dememin 5. yılı. Vardır bir hayır bu derste dedim sürekli. Belki bu sayede AD’nin kıymetini daha iyi bildim. Ya o benimkini? Bildi mi?
Saçlarımı ilk defa kökünden kestirişimin 4. yılı.
Yazlığa gittim babaannemle. Onu dünyasının kıstası olduğumu görmek iyi geldi tekrar.
Ramazan başlamadan döndüm. Yazlıkta oruç olmuyor mirim… Artık yaşlandık çünkü.

EYLÜL: “Silence is your answer” (9)
Cosy’nin doğum günü.
Dr. G’nin de… Mabel’imin ve teyzemin de…
Bu ay hiç kimsenin vefat yıldönümü yok.
Ama ilk göz ağrım kızımı kaybettim. Sarman’ım bizi bırakıp gitti. Annem çooook üzüldü. Ben de… Ama çaktırmadım. İçime bastırmayı tercih ettim acıyı.
AD (yani O) ayrıldı işinden. Zaten uzundur mutsuz olduğunu söyleyip duruyordu. Dua ediyorum onun için çok.
Ramazan huşu içinde ama ite kaka, tökezleye tökezleye geçip gitti.
Sessizlik, içe dönüş, şükür…

EKİM: “I’m yours, everyone knows” (10)
Kuş’umun doğum günü. Ah ne çok doğum gününü unuttum bu sene yine. Ajanda da yazması da işe yaramıyor maalesef. Dalgınlığım had safhada…
Akdeniz Adli Bilimler Kongresi’nde yer aldım. PR işlerini yaptım, son dakikada üstüme kalan konuşma çevirilerini yaptım, ev sahipliği yaptım, akademik hayatıma katkının ilk adımı sözel bir sunum yaptım, araştırmam için. Cosy yanımdaydı, MKG destek verdi. Başarıyla çıktım altından. Kendimi çoook iyi hissettim, iyi yaptığım şeyleri yapmayı özlemişim. Kendimi özlemişim.
Başçı tekrar geldi hayatıma…
Ay sonunda Ankara’ya gittim, Krik-Krak evlendi çünkü. Herkesin gözün aydın :) Hep mutlu olsun kalbinde, yanında büyüdüğüm dostum…
SGS’da (adı bu olacak yazılarda çünkü onun markasının ilk harfleri de bu) kaldım, evimde gibi hissettim. Yoruldum… Eğlendim. AD gelmedi, üzüldüm, aramızdaki çatlak daha da büyüdü sanki. Hiçbir şey yapmadan öylece durması beni deli ediyor. Düğünden sonraki gece eğlendik, eve girerken düştüm ve sağ kolumun dirseğini çatlatmışım. Ama tabii bunu 20 gün sonra öğrendim, ağrısı geçmeyince ancak doktora gitmeyi akıl edebildim.

KASIM: “You were good in your time” (11)
Ankara’dan geldim.
Garip, çiziklerle dolu bir Nişantaşı yemeği yedik AD’yle.
Sonra harika bir Cihangir öğleden sonrası. Bir başka gün. Sanki onun iç sorunu yokmuş gibi, sanki benim hiç sorunum yokmuş gibi. Sanki bizim için her şey yolundaymış gibi. Her şey çok aşk dolu ve büyülüymüş gibi hissettim. Ne güzelmiş bu his, özlemişim…
Ben o akşam, AD ertesi gün hasta oldu. Bir gün sonra da dondu her şey. Birisi içimizdeki pimi çekti.
67 defa aramışım.
Kaza mı yaptı, başına bir şey mi geldi gibi insani endişelerden, neler karıştırıyor gibi kızsal durumlara geçtim. Nefret ettim kendimden. Sevdiğim için, bu kadar umursadığım için. Duygusal körlüğümü benden alıp gittiği için.
3 gün süründük ondan sonra, hep telefonda… 18.ay kutlamamı Frontera’nın dibinde tek başıma geçirdim. Mabel’im evlendi, ailem ordaydı, AD de olacaktı, olmadı. İlk defa ailesel tüm efradın olduğu bir düğünde dans ettim, Dr. G’yle. Annem istedi çünkü.
“Hayatımın en değerli şeyi sensin, seni seviyorum” masalları sustu.
“Öylece gittin yanımdan, aklım takıldı” dedi.
Takıldım kaldım bende, yoldaki bir tümseğe. Uykusuz, enerjisiz, yerde buldum kendimi. Tanımadığım adamın biri beni hastaneye götürdü. Rutin şeyler yapıldı. Olası birkaç şey söylediler. Sonraki hafta, kalpsel şeyin doğru olduğunu anladık, geçmişten beri pırpır ederdi, teşhisi konmuştu zaten.
“Geleyim mi?” diye sorması bittiğim andı benim :)
Sonra Meyra geldi, tüm her şeye ilaç gibi. Âşık oldum ilk defa bir bebeğe.

Ayın söz sözü AD’ye…
“You were good in your time… And we thank you so… (…)
Are you aware, wherever you are, that you have just died?”
(Sen kendi zamanında iyiydin… Ve biz sana teşekkür ediyoruz –ben, keyfim ve kâhyam olarak diye ekleyeyim de söz anlam kazansın, Thanks KLM abla-.
Farkında mısın, her nerdeysen, biraz önce öldün?)

ARALIK: “I’m OK by myself” (12)
Tütik’in doğum günü.
Queen Bee’nin doğum günü.
BSI hayatımıza girdi :) Sevdik onu toptan.
Benim hiper yapıma uymayan bir spora başladım: yogaya.
İyi geldi. Bugga’yla yoga buddy olduk.
Akşamları öğrencilerimi arttırdım. Tezime başladım.
Kardeşimle vakit geçirdim, ailemle yemekler yedim. Annem acımı sıvazladı, beni sarmaladı. Meyra’yla oyunlar oynadım, altını değiştirdim, şarkılar söyledim, ona yeni şeyler öğrettim. Fotoğraf çektim.
SGS geldi Ankara’dan, onun yeni koleksiyonunu çektik, internet sayfasını tasarladık, yemekler yedik, yeni mekânlar keşfettik, dans ettik.
Başçı’yla bol bol vakit geçirdim, KLM’le bol bol mailleştim. Dr.G ve Kuş'umla geyikler yaptık, bol bol güldük. Kızlarla takıldım, herkes kendi bohçasını döktü ortaya. Güldük, ağladık… Sonunda gülümsemekte karar kıldık. Bir sürü insanla tanıştım. Yine iyi hissettirdiler, yazdım bir kâğıda yine listeler halinde isimlerini, attım çöpe :)
Duygusal kör oldum yine, ne mutlu, umurumda değilsiniz hiçbiriniz dedim içimden. Kızmadım kimseye, kırılmadım, alınmadım, gücenmedim.
Sadece içimdeki sızı durdu öylece. Söylemedim kimseye. Özledim kıymetlimi. Sustum. Zamanında ben konuşma sıramı savdım çünkü.
Daha çok çalıştım bu yüzden, daha çok dua ettim.
Şimdi kapattım perdelerimi.
Yeni yılda eskisi gibi SAP (açılımını yazmayacağım bu kez :p, ama yeni bir açılım yapacağım, burası kesin :)), eskisi gibi inançlı, çok daha fazla mutlu, sağlıklı, huzurlu olacağım (AD öyle dilemiş ikimizin adına). Daha başarılı, daha bütün, daha aydınlık, daha aşk dolu, daha affedici olacağım.
Savaşmadan bırakmadım hiçbir şeyi, kanatlarım kopana kadar çırptım ve ayakta kaldım.
Aynen devam. Dikenlerimle seveceksiniz beni, koparırsanız ben, ben olmam ki!
Affedemediğim bir-iki şey kaldı hayatta. Onları da özgür bırakacağım umarım.
Çok seveceğim yine ama sarmalamadan.
Çok güleceğim ama kırışmadan.
Ağlayacağım, kalbim de buruşarak.
Çalışacağım, hep birlikte kazanarak.
Fas, Amerika, Londra planlarımı yaptım. Süzüleceğim hayatın üzerinden yine.
Her şey sonsuzmuş gibi harika olacak.

Şimdi kapattım perdelerimi.
Yakında şov başlayacak.


“One day “goodbye” will be farewell
So grab me while we stil have time”… (13)




PS. Yazının formatı Bertan Horasan’ın faceBOK’taki kendi yıl dökümünü yaptığı yazıdan esinlenilmiştir. Her bir ayın başlığı ise Morrissey’in şarkı sözlerinden çıkartılmıştır.
PS2. Yine çoook okunuyoruz… Teşekkürler!

İzler
1- You’ve got everything now, The Smiths, (Şimdi her şeye sahipsin).
2- That’s how people grow up, Morrissey, (Birisi bana bakıp da kendi aydınlanmış hayalini görmeli).
3- It’s not your birthday anymore, Morrissey, (Verilemiyor, o halde geri alınması gerekir).
4- I’m not sorry, Morrissey, (Varoluş sadece bir oyun).
5- Satan rejected my soul, Morrissey, (Şeytan ruhumu geri çevirdi, (…), yüzümü çevrede görüyormuş).
6- The last of the famous international playboys, Morrissey, (Ben hiç öldürmek istememiştim ki, doğal olarak şeytani biri değilim)
7- Sing your life, Morrissey, (Hayatını şakı diye kısaca çevirebilirim :) )
8- I have forgiven Jesus, Morrissey, (Bu sevgisiz dünyada benim içime neden bu kadar çok sevgi verdin Tanrım?)
9- I’m playing easy to get, Morrissey, (Sessizlik senin cevabın).
10- I’m playing easy to get, Morrissey, (Ben seninim, herkes de biliyor bunu).
11- You were good in your time, Morrissey, (Sen kendi zamanında iyiydin).
12- I’m OK by myself, Morrissey, (Ben kendimle iyiyim).
13- Bir gün “hoşça kal” “elveda” olacak. O yüzden varken vaktimiz tut elimi.


01 Ocak 2010

24 Aralık 2009 Perşembe

74- “Beni azıcık çözer miydin?”

Bir küçük kadın.
Daha doğmamış gibi.
Ya da çoook erken doğmuş gibi.
Beyaz küçük kolları, beyaz küçük bacakları…
Mısır’dan gelmiş, Mezopotamya’da kalmış gibi bir yüz fizyonomisi.
Engizisyon zamanlarında kalmış bir çocuk sesi.
Tonlamaları yerinde. Acılı, sızılı, çocuksu, içten…
Jehan Barbur.

* * *

Bütün bunun üstüne kızıl saçlar ekleyin.
İlginç…
Üstüne sutaşılı, payetli, işleme çiçekleri 80’lerin Türkiye’sinden kalma, yan dikişleri potlu, verev etek kesimi demode siyah bir elbise ekleyin.
Sıradan…
Altına Tarlabaşı’ndan rahatlıkla bulabileceğiniz, süet görünümlü, altı platformlu, burnu kapalı cinsiyet değişimi geçiren ayakkabılar ekleyin.
3. element modası…

* * *

Jazzstop’tayız.
Bugga markasının yaratıcı arkadaşım (kendisinin nick’i Bugga olacak yazılarda), KLM abla ve Pamuk Prenses abla da bizimle. 4 dişi en ön masadayız. Herkes kendi acılarını, yanıklarını, kahkahalarını doldurmuş içine gelmiş.
Mekânda önceleri sade bir boşluk.
Konser ilerledikçe, zaman geçtikçe ilginç bir kalabalık…
Yan masamız Aksaray Bacardi’den transfer…
Oryalli saçlar, Eiffel kulesi topuzlar, bijuterinin en ucuzu takılar, zevksiz ayakkabılar, uyumsuz adamlar…
Bir arka masada Kürşat Başar ve saz arkadaşları…
Bir yan masada solcu devrimin en zayıf halkası kılıklı, bir nevi Piyanist’teki Roman Polanski aktörü kılıflı bir abi… Yanında Marie-Antoinette’in odalığı kostümünde bir abla…
Bizim masaya eklenen Public’in şeflerinden BSI… Gecemizin hoşluğu oldu kendisi. Sevimli gülümsemesi, dengesini zor tutturmasına rağmen bizi gelip geçenden kollamasıyla, sınırı aşmayan samimi eşliğiyle ortama “en” uygundu.

* * *
Farklı bir geceydi. Dört kadın. İkimiz sahnedeki Barbur’u soyup yeniden giyindirmek istedik. “Bu kadar mı insan kendini yolun dışına iter?” diye hayretler ettik ona. Dengeli sesi içimizi açtı ama gözümüzü alamadık sahneden şimdi düşecek o ayakkabılarla diye.
Sevimliydi, ilgiliydi masalarla.
Bu artı puan.
Yarım saat geç çıktı, iki istek yaptık, söylemedi, “Güvenç çıkacak, ayıp olur” dedi. Bu da ying-yang’ın diğer yüzü 
Tamam, 2 seti sırasında söylemişti onları, biri benim en sevdiğim (Barbur’un da en sevdiği) “Öylesine” (1)… Bir diğeri “Yoluma Çıkma”… Ama yine de kapatırken perdeleri, birer “kuple”  mırıldanabilirdi, gönlümüzü almak için.
“Ah” dedim içimden, “Filanca (isim vermeyelim, ayıp olmasın), bu yüzden büyük. Bu yüzden her bir seferinde gidiyorum, bıkmadan usanmadan. Doyuruyor seni, ruhunu, acılarını, kahkahalarını”.

Uzundur basın daveti olmayan bir konsere gitmemiştim. İlginç geldi. Gidip masa bulmak, içeceklerle ilgilenmek, şarkı istemek için kağıt yazmak…
Ben onu uzaktan seveceğim... Sesini, sözlerini kulağımda duyarak. Onu istediğim gibi giydirerek, olması gerektiği gibi tamamlayarak Olimpos'uma taşıyacağım...
Siz benim gibi yapmayın, Jehan’a birçok şans tanıyın. Dünyanız uygunsa onun limitlerine, açacaktır sizi sesiyle, iniş-çıkışlı, kendi içinde kaybolan dansıyla, bazı kelimeleri dokunan sözleriyle…
Gözlerinizi kapatın ama, onu başka kıyafetlerle ve Bugga takılarıyla hayal edin. Eminim daha harika olacak…






PS. Basında 15. yılımı doldurdum geçen ay. Cosmopolitan, Aktüel, TRT maceraları nefeslerini tuttular. Seneye yeni hayaller, yeni hayatlar. Tezime elimi sürdüm, onun altından kalkacağım. İlerleyen zamanlarda daha çok göreceksiniz beni. Mailler atmayınız, sıkıştırmayınız. İşte bu da update!

PS2. Siteye de bakın. Fotoğraflara… Çok azı sahnedeki Jehan gibi. Bazı retro’lar tam onun havasına uyuyor ama daha yol var. Daha göç etmeden toplanacak eksikler var. Ha gayret!
http://jehanbarbur.com/




selcencosmoz@gmail.com



İzler
1- Öylesine, Jehan Barbur

Yüzümü gönlüne koysam
Yemin tutsa kalbim beni sever miydin
İçimi avucuna döksem
Beni azıcık çözer miydin
Yok olmuyor istemekle bitmiyor
Hiç bir yol yarılanmıyor uzadıkça uzuyor
Kal demiyor söz vermiş susuyor
Kelimeler düşmüyor içinde salınıyor

Yüzümü gönlüne koysam
Yemin tutsa kalbim beni bilir miydin
Yok olmuyor istemekle bitmiyor
Hiç bir yol yarılanmıyor uzadıkça uzuyor
Kal demiyor söz vermiş susuyor
Kelimeler düşmüyor içinde salınıyor

Düşümü aklına katsam
Yemin tutsa kalbim beni sever miydin

04 Aralık 2009

73- Sırtüstü

Sırtüstü uzanıyorum.
Denizin üstünde, denizin içinde.
Hayatın en tepesinde…
Uzanıyorum sırtüstü.
Hiçbir şey duymuyorum.
Kendimi hayata bıraktım.
Albert Schweitzer, “Mutluluk, iyi bir sağlık ve kötü bir hafızadan başka bir şey değil” demiş. Siliyorum geriye doğru her şeyi. İyi-kötü, ağrılı-sızılı, kahkahalı-gözyaşlı… Her şeyi. Gelecek için yer açılana kadar. Gelecek yeniden yazılıyor.
Gelecek yeniden yazılacak.
Her gün yaptığımız seçimlerle. Tekrar tekrar. En doğrusu gelene kadar. Yap-boz’umuzun eksik parçasıyla tamamlanana kadar.
Sürekli sırtüstü denizin üstünde hissedene kadar.
Kaybettiklerimizin sızısı hep derinlerde bir yerde kalacak ama hatırlamayacağız. Hafızanın güzelliği burada.
“Hayat kişinin cesaretine göre genişler veya küçülür” diyen Anais Nin haklı çünkü.
“Kader, cesurları kayırır” diyen Virgil de. “Şimdi dua et, unut ve affet” diyen Shakespeare de…
Bütün o sağlam dostlar mırıldanıyor kitapların arasından.
Sesleri birbirine, benimkine karışsa da, duyuyorum onları.
“Hayattaki tek neşe, başlamaktır” değil mi? (1)
Attım kendimi suya.
Boğuldum.
Şimdi yine atlıyorum.
“Çünkü içimde tamamen yalnız olduğum bir yer var. İşte orada asla kurumayan filizlerim yeşeriyor”. (2)

Biliyorum evren boşlukları sevmez.
Biliyorum “aşkın tek ilacı daha fazla sevmektir”. (3)
Biliyorum “tek bir kelime, aşk, bizi hayatın ağırlığından ve acısından özgür kılar.” (4)
Talmud’a göre “kederliyken söylediklerinden hiçbir insan sorumlu tutulamaz”.
Affediyorum.
Kendimi, seni, bizi…
Hepimizi.

“Hayatı mutlu kılmak için çok az şeye ihtiyaç var”. (5)
İçim dopdolu.
Sırtüstü uzanıyorum.
Sırtüstü…
Yağmur kadar hafif, yepyeniymişim gibi tertemiz/im.






PS. Bir görünüp bir kaybolmamı mazur görmüşsünüz, yine eskisi gibi, çooook okunmuşuz. Teşekkürler…











“Yanıltıcı Teklik”
Böyle yazmıştım, 18 Ağustos 2008’de.
Ne de yanıltıcı teklikmiş ama 
Ne de yanılmışız.
Ne de yanıltmışız içimizdekileri, dışımızdakileri…
Hisler doğru ama ve bir o kadar gerçek. Bir sene geçmiş olsa da, eksilen bir şey yok.
Nankörlük etmeyelim…
Hatırlamak gerek, saygıyla anmak gerek tekrar.
İşte bir bölümü…

“- Küçük şeyler. Küçücük şeyler, kocaman bir fark yarattılar. Zaten başkalarından tek istediğim küçük şeyler oldu, sadece kendimden büyük taleplerim vardı.
Merak etmeyin siz, ben sadece kendime aşığım çünkü sonsuzca büyüleyiciyim, gecenin sonunda ve sabahın ilk saatlerinde tek görmek istediğim insan benim. Bu ömür boyu sürecek bir ilişki ve asla boşanmayacağım. Kendimi asla yarı yolda bırakmam. Kendi başına olmak kesinlikle bir ayrıcalık, bunu siz çok iyi bilirsiniz.
Ama bazen kendinizle olmak gibidir bir başkasıyla olmak. Benim için en değerli kıstas budur. Aynı olmaktan bahsetmiyorum, yanlış anlamayın beni. Kendimle geçirdiğim kadar iyi vakit geçirmekten bahsediyorum. Hatta daha da iyisi, sıkıca sarılabildiğin…
“Severim 1’i, bir ben, bir o, bir ay, bir güneş. Oysa “teklik” yanıltıcı bir kelime. 2, paylaşım, kendini bırakıştır, cezbetme ve reddetme, evet ve hayır.”
Evet ve hayır.
Belki hem evet, hem hayır.

Korkmayın bir yere gitmiyorum, bir yere sürüklenmiyorum. Sadece kontrolü elimden bıraktım, altını üstünü yoklamıyorum, dünün ve yarının peşinde değilim. Onlar benim peşimde artık. Ben bugünün bile peşinde değilim. Hiçbir şeyin değilim.
Bir sabah güneş düştü üstüme, yıllardır gitmediğim bir mekânda, uzundur hissetmediğim gibi hissettim. Güneşin yüzüme vurmasından korkmadım, alerjim başlayacak diye endişelenmedim. İçimdeki sesler sustu o sabah. Sonra da hiç konuşmadılar. İyi bir şeymiş. Onun yanındayken sessiz içim, hiçbir şey düşünemiyorum, işlerimi bile. O, sanki ordu arazilerine yerleştirilen frekans bozucu, artık bulunmayan jetonlu ataricilerden…
Neyini mi sevdim?

İnsanlara nazik olmasını sevdim, hayvanlara yumuşak gözlerle bakmasını, her şeyini paylaşmasını, durup dururken yanağımı okşamasını, sakinliğini, yarım gülümsemesini, içinden gelen görgüsünü, hissettirmeden yol vermesini, bir toplu taşıma aracındayken o arkadaşıyla konuştuğu ve ben müzik dinlediğim halde kolunu yanımdaki cama dayamasını sevdim, oraya ait olduğumu hissettirmesini, sofra kurmasını sevdim, bulaşıkları yerleştirmesini, ne istediğimi sormasını, dikkatle cevabı dinlemesini, unutmamasını, hayatımın içinde hem çok yeni, hem çok uzun zaman olmuş gibi durmasını sevdim, hararetle akan bir hayatın içindeki sakinliğini sevdim, çokça susmasını, uzun uzun konuşmasını…
Kızdığı zaman bile kötü sözler kullanmamasını…
Hayır, endişelenmeyin, tabii ki bana değil, bana neden kızsın ki, hem… bana kim kızabilir ki? Kaza yaptığımızda veya maç seyrettiğimizde olanlardan bahsediyorum. Ah, evet, siz hiçbir şey bilmiyorsunuz. Ama anlıyorsunuz değil mi?
Hem bana benzemesini, hem de farklı olmasını sevdim.
Başkaları yapsa, çok umursayacağım ufacık şeyleri ben yaptığımda fark etmesini ve umursamasını sevdim.
Evet, haklısınız, ne farkı var diyorsunuz, tabii, hayatım boyunca el üstünde tutuldum, prensesler gibi davrandılar bana, bir sürü incelik gördüm, tonlarca sürprizler yaptılar, ya tavlamak ya elde tutmak için bir sürü şeylerini feda ettiler, onları incittiğimde bile, egolarını tırnakladığımda bile daha da bağlandılar, alay ettiğimde daha fazla ateşe attılar kendilerini, çok gösterişli şeylerle nefesimi benden almaya kalktılar.
Ben de onları listeledim. Hiçbir işe yaramayan listeler halinde, kâğıt üstünde, orda burada bıraktım gündelik hayatımızda parlak olan isimlerini, hiçbir işe yaramadılar, hiç gün ışığı göremediler benden yana.
Oysa şimdi ayaklarım yerden kesilmiyor, sadece…
Sadece dinlendirici bir sessizlik.
Başımı döndüren de bu.
Onun dışındaki tüm sesler susuyor.
Buna anlamlar yüklemenizi istemiyorum.
Sadece olduğu gibi bir durum bu. Samimi bir şey. Hesapsız…
Kontrolsüz bir şekilde akan ama kendi yatağından dışarı çıkmayan, etrafı yağmalamayan bir nehir bu. Ahenkli, cazip, serinletici, özlenen…
Tamamen gerçek, çekiciliği de orda zaten.
Siz karşınızdaki kişiye dönük durmazsanız hayatta, anlarlar. Hele ki karşınızdaki bir kadınsa…
Ben anlıyorum “canım” kelimesinin farklı tonlarını, telefon edildiğinde seçilen kelimeleri, minik bakışları, bir kapıdan önce kimin geçtiğini ve beni hayatında nereye koyduğunu karşımdaki insanın.
Bir kadın yerini anladığı ve memnun olmadığı zaman erkeğe nefes alacak alan bırakmaz. İlişkinin serpileceği oksijen bırakmaz. Çünkü adam hayatında o kadını gözü kara bir şekilde istememiştir. Zamanla tanıyıp, sevse, hayatında çokça olmasını istese bile, cesur hamleyi yapmamıştır adam. Karar vermekte hep tereddüt etmiştir mesela. Ve hayat sürüp gitmiştir.
Adam hayatına devam eder.
İş hayatı sıradan iş sorunlarıyla devam eder.
Özel hayatı alışılmış kaprisleri ve oyunlarıyla devam eder.
Sosyal hayatı inişli çıkışlı takvimiyle devam eder.
Adam devam edemez ama.
Kadın da kimseye yakın duramaz. Yine o kırık ses tonlarını fark edeceğinden korkar.
İkisi de kimseyi gerçekten tanıyamazlar.
Gerçekten…
Gerçekten kimseyi tanıyamazlar.
O zaman da ne âşık olur, ne de severler kimseyi.

Ne de hayata bağlı kalırlar.
Bir köşede sorgularlar, “kader, karma, kuantum” gibi süper felsefeleri. Bir taraftan kendilerini dağıtırlar hayır diyemedikleri sıradan sohbetlere.
Kendilerine kendileri bile üzülemezler.
Onlar bile acımazlar kendilerine.
Yazık olur.
Sesleri çıkmaz.
Çıkamaz.
Çünkü suçlu onlardır.
Aç bir çocuk gibi her şeker paketini açıp, her birinden bir ısırık aldıkları için, hiçbirinin tadını anlayamamışlardır.
Anlayamazlar da zaten.
O tırtıklı, fosforlu, herkesin peşinden koştuğu duygu, yaptığın seçimin peşinden gitmekle bulunur.
Verdiğin karar saygı duymakla sızar içine.
Sonuna kadar gidilir.
Yani, aşk, bazen söylemediklerinde gizlidir, o taaa içinde kalanlarda.
O yüzden en büyük aşkı da içinizde bulmalısınız zaten.
Kendinize karşı.
Ben öyle yaptım.

Şeker paketlerini önüme yığıp hâlâ açgözlülükle ve açlıkla ağlamak istemedim çünkü, bekledim. Siz benim “Obur Üzüm” yazımı okumuş muydunuz? İşte toprağın derinliklerinden getirdiğim efsunlanmış aromamı artık toprak üstüne çıkarma vakti. Persephone’nin zamanı geldi de geçiyor.
Çünkü çok küçük şeylerdi gördüğüm ve bir o kadar samimi.
Rahmetli 4 ayaklı kızımı tutardım ben, fren yaptığımda sarsılmasın diye. Bilinçli bir şey değildi. O da beni tuttu, kasislerden geçerken, bilinçli bir şey değildi.
Güzelliği de ordaydı zaten.
Çünkü çok küçük şeylerdi gördüğüm ve bir o kadar samimi.
Kontrolsüz bir şekilde akan ama kendi yatağından dışarı çıkmayan, etrafı yağmalamayan bir nehir bu.
Endişelenmeyin siz, yüzüme vuran kendi ışığım…
Yüzüme vuran güneş ışığı.

“Onun yanındayken sessiz içim, hiçbir şey düşünemiyorum, işlerimi bile. O, sanki ordu arazilerine yerleştirilen frekans bozucu, artık bulunmayan jetonlu ataricilerden…”

http://ayseselcen.blogspot.com/2008/08/55-yanltc-teklik.html



İzler
1- Cesare Pavese
2- Pearl Buck
3- Henry David Thoreau
4- Sofokles
5- Marcus Aurelius

20 Kasım 2009

72- Misket

Misket

Dakikalar geçmiyor.
Saatler hiç…
Bir fanusa kapatılmış gibi hissediyorsun kendini, nefes alamıyorsun. Göğsünün üzerinde bir taş. Onu altında da, arada kanat çırpan bir küçük kuş…
Sanki sana hala yaşadığımı hatırlatmaya çalışıyor.
“Ne fark eder?” diyorsun, “Yine düştüm.”
“Her tarafım yara bere içinde.”
“Canım yanıyor.”
Her şeyden medet umuyorsun, katrana bulanan zamanların daha yavaş geçtiğini biliyorsun.
Sızladığını her bir yanının. Aşktan, sevgiden, acıdan.
“Daha büyüyecek o, sevgiyi anlamıyor henüz, aşktan iliklerine kadar üşümüyor, kemiklerine kadar ısınmıyor, yoksa bu kadar kolay avuçlarını açıp kayıp gitmesine izin vermezdi hiçbir şeyin” diyorsun.
Özdemir Asaf’a sığınıyorsun, “Bir sevgiyi anlamak, bir ömür harcamaktır. Harcayacaksın!” diyorsun. “Harcasın, geç kalmadan” diyorsun.
Anlarken onun içinde bulunduğu karanlıkları, kendi karanlıkların da seni boğuyor. Elini çekmesin istiyordun ama sen açtın kapıyı, o girdi içeri. Oturdu başköşeye, sonra savaşmayı bıraktı, senin için, sizin için. Sonra kapıyı senin arkandan kapattı. Kendisi de istemiş meğerse o kapıyı açmak. “Tükendim” dedi sana, “birbirimizi kırmaktan yoruldum. Toparlayamıyoruz, gitgide daha kötüye gidiyor. Burada kalmalıyız biz artık” . “En azından bir süre” değil mi?
Kalmalı mısınız burada?
Hikâyenin sonu bu mu?
Tükenmemişken siz, geri kalan her şey bitti mi?
Bitmeyince bitirmek daha zor değil mi?
Bir sürü söze sırtını dayamak istiyorsun…
“Seninse geri gelecektir.”
“Gelmemen önemli değil, gelsen önemli olurdu. Gelmemen büyük yalnızlığımı doldurdu.” (1)
En çok gözlerini özlüyorum, diyorsun, o gülümsemeyle parlayan gözlerini.
Sonra sözlerini… Sessizlikle karışan sözlerini, hiçbir şey vaat etmeyen sözlerini…
Şimdiden bu kadar çok özlenir mi her bir şey?
Bir şeyin en dibindesin.
Kızdın mı, kırıldın mı kendine, anında yok olmak istiyorsun, yatakların içinde, acının uzağında, aşkın sıcağında, umudun kucağında…
Duyguların karışık, yoğun, şiddetli. Kızgınsın, kendine, hayata… Darıldın.
O tatlı gülümsemeli oğlan çocuğuna babası misket oynatmazmış, sen o misketleri alıyorsun, hadi oynayalım diyorsun, bu sefer başımıza bir şey gelmeyecek.
Olmuyor ki, elini uzatamıyor…

“Sen aşkın talibi, o da galibi”… (2)
“Yanmam lazım, daha yol almam lazım, kendimden caymam lazım”… (2)
Her şey olduğu gibi duruyor.
Ama sanki birisi alıp pilinizi çıkartmış sizin ilişkinizin. Kaldırmış dolaba.
Ama sen şöyle düşünmek istiyorsun.
“Pilimizi çıkarttık, şarja koyduk. Düzelecek her şey”.
İnanmak istiyorsun buna. Size. Yaklaşan aydınlığa…
Susuyorsun, sustuklarını yazıyorsun. En çok da o dosta (KLM). Kendine yazar gibi ona yazıyorsun, “ben seni çok özlüyorum, o yüzden seni hep göreceğim” diyen o bencil ve tatlı çocuğa yazar gibi o dosta yazıyorsun, yazarken kalbine, kelimelerine sınır koymadığın, en görülmez taraflarını gösterebildiğin o dosta döküyorsun elektronik mektuplar… Kısa olmayan kısa mesajlar…

Aşk marazlıydı, hep bir yerde öyle oluyordu zaten. Uyuşturuyordu, sarsıyordu, yıkıp geçiyordu.

Sarhoş kavisler çiziyor rüyaların, bir ona, bir sana, bir yalnızlığa çarparak kâbuslarla uyanıyorsun. Japon çizgi filmindeki kızlar gibi, fışkırıyor gözlerinden yaşlar. Uyanınca hep fışkırıyor, aklına ilk gelen hep aynı şeyler oluyor. Hep o oluyor…
Hani birisi elinden gelen her şeyi yapmıştır, geri adım atmıştır, ayrılmak istediği söylemiş ve hemen pişman olmuştur ve toparlamak istemiştir. Koşmuştur, uğraşmıştır, kalbini sonuna kadar açmıştır, tüm zayıflıklarını, tüm yaralanacak yerlerini göstermiştir utanmadan, gitme demiştir, kal, biz bitmedik demiştir. İşe yaramamıştır.
Sevgiye küçük bir yer açmak ne kadar zor, ne kadar yosun tutmuş ki kalplerimiz, üstüne basan kayıp düşüyor.

“Kendini kayırıyor her insan önce / Bu yüzden aşka kıyar” (3)

Böyle değil mi, onun da hikâyesi?
Kendini kayırıyor her şeyden önce. Bu yüzden aşka kıyıyor.
Yolunu kaybetmiş, kendini kaybetmiş, bulması gerekiyor, doğruyu anlaması gerekiyor. Hem sana hiçbir söz vermedi ki, şimdi de vermiyor. O rayına girince, özlemeye dayanamayınca, aşkın her şeyden daha kıymetli olduğunu anlarsa, misketlerini alıp gelecek.

“Giderim alışığım gitmelere / Direndi bu can ne bitmelere” (3)

Şimdi gitmek gerek.
Önce kendi içine doğru, sonra uzaklara.
Hemen Nietzsche’ye sığınıyorsun, yıllar önceki çoook eski bir yazıda yazmıştın: “Beklemek zehirliyor kafayı, sevmek beyhude”…
Beklediğini anlamamak için gitmek gerek, yeni bir sen’i sevene kadar gitmek gerek, o seni tekrar sevene kadar gitmek gerek, umudunu yenileyene kadar gitmek gerek…
Herkes aynı dersi alıyor, “Kötü sandığımız, bittiğimizi sandığımız, bittiğini sandığımız her şey yeni bir başlangıçmış. Yeni bir ışıkmış”.
Her zaman geri dönüşler varmış, her şeyin tekrarı, düzeltmesi olabilirmiş.
Şimdi sürekli kendine tekrarlıyor, hep yorduk birbirimizi diye… Ara vermek gerek diyor.
Biliyorsun her gece özleyecek, her sabah acıyacak canı onun da, yeni bir yere gittiğinde, yalnız veya arkadaşlarıyla maç seyrettiğinde, başka başka insanlarla tanışıp ümide kapılır gibi olduğunda, bir başkasına dokunduğunda, kendini sevmeye çalıştığında, evde sıradan işleri yaparken, dolma yerken, tost yaparken özleyecek. Çok özleyecek.
Eksik kalacak, bundan sonra ömrü boyunca hep bir şeyler batacak kalbine, burada bırakırsa savaşı, hiç tam güvenemeyecek kendine.
“Savaşmaktan korkan kendine yenilir” diyen Yıldırım Bayezid’i hatırlatmalısın ona, yoksa o da eksik kalacak, hayatının fırsatını kaçırdığı için, (“Erken benim için, zamanı gelmedi henüz yerleşmemin, hayatla bağ kurmamın demişti, tam olarak bu kelimelerle olmasa da), hiçbir şey için doğru zaman yok ki, doğru fırsat var, eline geçince, ele geçirmek istiyorsun o fırsatı.
Savaşmaktan korkuyor ya, bıraktı ya çabalamayı, hep batacak içinde bir şeyler, kendini eksik sevmeyi öğrenecek.
Bir gün, çok geç olmadan anlayacak, eksik büyümektense, sevgiyle sarmalanmanın kıymetli olduğunu. Her şeye rağmen.
Onun kıymetli olduğunu, senin kıymetli olduğunu, birlikteyken her şeyin daha kıymetli olduğunu…
Öleceksen bile savaşıp kanının son damlasına kadar, öyle teslim olmanın değerli olduğunu, elinden kayıp gitmesine izin verdiğin şeylerin insanın karakterini zayıflattığını, kalbini yorduğunu anlayacak.
Sen zaten biliyorsun.

“İki Sakin”
18 gündür temizim
Onla başlayan cümlelerden uzak
Dört başı mamur deliyim
Giderim yine ben yoluma giderim
Hep arada kalıyorken aşk çıkamıyorken
Kabuğu kıramıyorken nasıl nefes alalım
Hep seni yaşıyor bir türlü aşamıyorken habire yeniliyorken
Nasıl nasıl…
(…)
İki sakini olmalıydı bu evin
İki de sevdaları
Bir sarıldılar mı bütün eşyalar ayaklanmalı. (4)

Saymıyorum henüz kaç gündür temizim.
Aşktan arınmış mıyım?
Mümkün mü böyle bir şey?
Temiz miyim?
Yoksa bütünüyle kirlendim mi?
Ağladım…
Ağladım…
Ağladım.





PS. Sonra bir gün ışığa uyanacağım. O zaman büsbütün temiz ve aydınlık olacağım. Belki de misketlerini alıp gelecek, gururunu temizlemiş, içini aydınlatmış, kalbini doldurmuş olarak. Varsa misketlerim çıkıp oynacağım. Yoksa... Göreceğiz... :)




İzler
1- Özdemir Asaf
2- Televizyonda duyduğum bir şarkı, Hande Yener “Kibir”.
3- Işın Karaca, “Yetinmeyi Bilir misin?”
4- Ayşe Özyılmazel, “İki Sakin”


16 Kasım 2009

71- Yoğurtçu, sütçü, PR’cı…

PR’cılar kimler acaba?
Önce Cengiz Semercioğlu, sonra Ayşe Özyılmazel yazdı ve Ayşe ablamız da hemen bir tanım yapıştırdı, aynen yoğurtçu, sütçü gibi: PR’cı.
Bütün yazı boyunca da sürekli pr’cı aşağı, pr’cı yukarı. İyi, tamam, anladık, konuştuğun dilde yazıyorsun da, imla kuralları, meslek etikleri gibi şeyleri düşünmüyor musun?
Yoksa severdim ben Ayşe ablayı, okumuşluğum var yazılarını. Hatta birkaçını sevmişliğim bile var. Üstelik bu “PR’cılar yüzünden telefonumu değiştirdim” başlıklı yazısında (06 Ağustos 2009) söyledikleri de doğru. Hepimizin başındaki derttir, işini yapmaya çalışan fakat özel hayatın sınırlarının farkında olmayan ve mesai saatlerinin esnekliğinin ısrarla zorlamaya çalışan halkla ilişkiler uzmanları.
İtinayla delirtirler sizi. Önce mail atarlar, sonra attıkları maili alıp almadığınızı kontrol etmek için telefon ederler, hatta aramışken bir daha anlatırlar konuyu size telefonda. “Tamam” dersiniz, “anladım”, “yazıyı kullanabilirsem kullanacağım”, “haber yaparsam ararım sizi”, “davete gelebileceksem gelirim”…
Fark etmez.
Yine ararlar. Davet günü için teyit isterler. Ayşe ablamızın dediği gibidir durum: “Gece saat 10, Pazar sabahı saat 9 demeden düşüncesizce gelen PR’cı telefonları beni bezdirdi.”
Ama iyiler var aralarında, işini iyi yapan demiyorum sadece tabii ki, insani sınırlara özen gösterenler demek istiyorum.
Ben son aylarda artık gazete, dergi uzantılı iş maillerime de bakmıyorum. Eskiden de pek bakmazdım ama bir asistan okur, seçer gönderirdi onları ayrı bir maile. Önemli basın bültenleri, şahsi mektuplar atlanmamış olurdu böylece.
Oysa şimdi hesap ettim, en son Haziran ayında kontrol etmişim gazete, dergi uzantılı mail adreslerimi…
Eee, ben de sessiz protesto ediyorum. Ayşe ablam izindeyiz. 
Ben uzun zaman önce hallettim “PR’cılarla işimi”. Bana 2-3 mb’lık mailler atan her bir arkadaşa mail atarak, “bu e-posta adreslerinde önceliğin okuyucunun ulaşması olduğunu söyleyerek, yüklü eklerle gönderecekleri e-postaları sadece metin olarak göndermelerini, fotoğraf gerekirse benim onlardan talep edeceğimi” yazdım. Zaman içinde işe yaradı, artık mail adreslerim kilitlenmiyor. Sürekli telefonla rahatsız edilmiyorum çünkü benim menfaat ilişkilerinin had safhada olduğu basın gezilerine hiç gitmediğimi öğrendiler. Memnun kalmışsam yazarım, kalmamışsam, kalmadığımı yazarım. Bu da öğrenildi. Dolayısıyla rahatım.


ORTADAN ORTAYA KARIŞIK

* Hayatının kıstası benim!
Babaannem hayatını bana göre ayarlıyor. Ben kahvaltı ettiysem ediyor, dinleniyorsam uyuyor. Kendisi yemek yerken boğazından geçmiyor, hemen soruyor: “Selcen yedi mi?”.
Kendi oğlunu, gelinini, kocasını bana göre tanımlıyor.
Oğlum demiyor, “Selcen’in babası” diyor, gelinim demiyor, “Selcen’in annesi” diyor, “Selcen’in büyükbabası, arkadaşı, kedisi, köpeği” her şeyin ölçüsü benim yani.
86 yaşında.
Yüzü beni görünce gülüyor, “hayatımın anlamı” diyor. Ne güzel geliyor insana.
Bitmedi aşkımız yıllardır. Hiç kimse yokken, ben ordaydım.
Hiç kimse yokken, o oradaydı.
Ah bir de hayata bakışımız aynı olsaydı.
“Datundan yinmez” olacaktı aşkımız.

PS. Birlikte tatildeydik babaannemle, uzundur rafa kaldırdığımız belgesel projesine devam ediyoruz yavaş yavaş. Anlatıyor eski günleri, Selanik’i, Atatürk’ü, Makbule Hanım’la alışveriş seanslarını…

* İffetli kadınla neden evlenilmiyor?
Bir Eda Taşpınar-Nurettin Hasman çözümlemesi 

Nurettin Hasman ve arasında yaş farkı olan kıtır ikoncan sevgilisi Eda Taşpınar ayrıldılar. Bunun arkasından da Taşpınar’ın sörf hocası Bora Kozanoğlu’yla ilişkisi yazıldı çizildi. İnkâr ettiler. Ayrılık sebebine gelince, Eda sürekli “Nurettin’e sorun” dedi. Hasman da konuşmadı.
25 Ağustos tarihli Hürriyet’te Taşpınar’la Kozanoğlu’nun evlenecekleri haberi çıktı, yanında da Hasman’ın sözleri. Üstelik başlığa bile çıkarmışlar.
“İffetli kadın sanmıştım”.
Peki iffetli kadın sanmışsın, 6 yıl yanında taşımışsın da neden evlenmedin?
Kız da seni bırakıp kendi yoluna gitti.
Birisinden ayrılınca ister 1 hafta, ister 1 ay sonra bir ilişkiye başlamak iffetsizlik mi?
Tabii, ayrılık arkasından aylarca acı çekeceksin, bunu da göstereceksin, moloz kendi değerini yine senin üzerinden anlayacak. Ondan sonra istediğini yapmakta özgürsün, tabii o acının ağırlığını üzerinden atabilirsen.
Taşpınar, 6 sene beklemiş. M-adam evlenmemiş. Kız da genç ne yapsın, sonuçta evlenmek, yuva kurmak, bir çocuk sahibi olmak istiyor. Bunda kınanacak bir şey yok.
Yeni koca adayı Kozanoğlu ise şöyle anlatmış durumlarını: “Her şey bir anda oldu. Kendimi çok iyi hissediyorum (Aşk böyle bir şey işte). Aşkın süresi ve zamanı olmaz. İki gün, bir gün, bir saat… Eda ile evlenme kararı aldık. Ailelerimize açıkladı. Evlilik planları yapıyoruz ve evleneceğiz”.
Sen askıya alırsın, bir başkası tapusunu alır.
Bu kadar basit.
Sonra da “iffetsiz kadınmış” diye söylenirsin kendi kendine…

* “Ameliyatla ressam oldu!”
Haberin başlığı da tam olarak böyleydi. İngiltere’de şiddetli baş ağrıları ve baygınlığın ardından, 15 doktorun katıldığı 16 saatlik ağır bir ameliyat geçiren Alan Brown (49), ameliyatın ardından çok beğenilen resimler yapmaya başladı. Daha önce çöp adam bile çizemezmiş! Şimdiki hedefi ise, ünlü bir ressam olmak.
Uzmanlar, beyinde meydana gelen bazı hasarların farklı etkilere yol açtığını ve beyindeki “yetenek” ya da benzer merkezleri etkilediğini tahmin ediyorlar.
İlginç değil mi?
Sır çözülürse, herkes ameliyat karşılığı istediği yeteneğe kavuşur. Ve sonra kader/karma gibi kavramların üstü çizilir…

* Sinek kovucu, sinir sistemine zararlıymış!
Fransa’da Kalkınma Alanında Araştırma Enstitüsü’nde görevli Vincent Corbel ile Angers Üniversitesi’nden Bruno Lapied, birçok böcek kovucunun içinde bulunan “deet” adlı kimyasal maddenin nörotoksi olduğunu açıkladı. Corbel “Bu maddenin merkezi sinir sistemi için çok önemli olan asetilkolinesteraz adli enzimi engellediğini de saptadık” demiş.
Neymiş, öyle bacaklarına sinek kovucu spreyler sıkanlar, evde prizde sürekli takılı böcek ilacı bulunduranlar bir daha düşünmeli…


NE DEMİŞ?
—Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlercedir.”
—Aşk aranmaz da, bulunmaz da. Birden bire içine düşülür.”

İskender Pala, son kitabı Katre-i Matem için verdi röportajda Aycan Saroğlu’na böyle söylemiş (HT, 11 Nisan 2009)


NE YAPMIŞ?
“1001 Gece” dizisinin başrol oyuncuları Halit Ergenç, Bergüzar Korel, Tardu Flordun ve Ceyda Düvenci, Kuveyt’teki hayranlarını ziyaret etmiş ve Al-Rai televizyonunda canlı yayınlanan bir programa konuk olmuşlar. Ben de uzundur yazacaktım, aldığım notların arasında kalmış, aklımdan da tamamen çıkmış. Geç olsun güç olmasın dedik  (ben, keyfim ve kâhyam), yazdık.
Bir de imza günü vardı: 3000 kişi katılmış. Arap basınının yoğun ilgisiyle karşılaşmışlar. Ben hepsini televizyondan izledim. Ve çok sevindim, bu dört oyuncu harika temsil ettiler bizi. Nezaketleri, güler yüzleri… Bir de hepsinin akıcı konuştukları İngilizceleri… Vardı bir-iki küçük kusur ama heyecanlarına vermek lazım, herkesin başına gelir. Hepsi de şakır şakır konuştular ya, bravo valla!

NE OLMUŞ?
Amerika’daki favori mağazalarımdan BestBuy Türkiye’ye geliyor. Kardeşim alıştırdı beni de. Önceleri internetten sipariş veriyor, gittiğimde orda evimde kapıda buluyordum aldıklarımı. Sonraları mağazanın içine girmeden edemez oldum. İndirimler, kazandığın puanlar da cabası. Geek Squad da (bir nevi inek ekibi, yani konunun uzmanları) iyi çalışıyor, elektronik her tür sorununuzda yardımcı oluyorlar.
Şimdi Türkiye’ye geliyor “mavi tişörtlüler”. İlk şube İzmir’de. Ali Saydam yazmış, BestBuy’ın eleman arama ilanlarını bir “pazarlama iletişim aracı” haline getirme başarısını.
Kara kuru bir İK ilanı yerine, www.buistebiisvar.com adresinde kampanya başlatmış ve “Bu İş’te Bi İş Var” diyor adamlar.
Sitede iki erkek, bir kız üç genç karşılıyor, ziyaretçilere 3 soru soruluyor, bu 3 genç de farklı cevaplar veriyorlar, siz doğru cevabı verdiğini düşündüğünüzün üstüne tıklıyor, soruları doğru cevaplayarak bitirdikten sonra da, online iş başvurusu yapıyorsunuz.
İstanbul şubesini şimdiden heyecanla bekliyorum.

selcencosmoz@gmail.com



16 Eylül 2009

70- Evli ünlü genelevde

“Ayşegül tatilde” gibi oldu değil mi?
Bir sunum izledim, kanuni ve adli bilim açısından çocuk-anne ve kürtaj çıkmazını sorgulayan.
Örnek bir dava da konuşuldu. Geneleve giden ünlü ve evli bir işadamından hamile kalan bir “hayat kadını”nın davası. Adam içkili bir şekilde geliyor geneleve, kadın da “hah, tamam, oltaya düştü bir sazan” diye düşünüyor herhalde ve ücret kesmiyor. Sanki sevgililermiş gibi “muamele” ediyor adama. Sonra da hamile kalıyor. Bunu öğrenen adam çıldırıyor. Kadın fiş kesmemesini de “biz zaten birlikteydik” diye ifadesinde kullanıyor. Adam da su sıralarda AİHM’e gitmek üzere.
Sunumdan sonra, herkes yorumlar yaptı, tartışıldı konu enine boyuna. Ben fikrimi söyledim, sunum yöneticisi profesör de benim ifademe dayanarak ilk defa görüş bildirdi: “Arkadaşınıza katılıyorum” dedi.
Özetle şunu düşünüyorum: “Bir kadının bir adamdan –sevgilisi, kocası olsa bile-, aralarında ortak bir karar yokken hamile kalıp, adamın itirazına rağmen doğurmaya kalkmasını ‘aşağılık ve bencil’ bir davranış olarak tanımlıyorum. Bir adamın da karısını, sevgilisini aldatmasını yine aynı şekilde ‘aşağılık ve bencil’ bir davranış olarak sınıflandırıyorum. Hele bir de bu cibiliyetsiz (çok severim bu eski tanımı, haydi bilmeyenler açın sözlüklerinizi) eylemi yaparken, korunmayarak dişi eşinin sağlığını tehlikeye atmasını ve üstelik kendi başına bin bir tür rezil bela açmasını daha da zavallıca buluyorum”.
Bu kelimelerle ve özet olarak bunları söyledim. Tabii ki sunumdan sonra tüm kanuni, tıbbi ve ahlaki endişeler bir yana bırakıldı, üstüne bir de dedikodu yapıldı. Konu dolaştı geldi Deniz Akkaya’ya…
Pakize Suda, dişi eşi kendinden habersiz hamile kalan bir adamın “tecavüzle hamile kalan bir kadından farkı olmadığını” söylüyor. Çok haklı.
Kimin hakkı var, bir insana istemediği/hazır olmadığı/hazır olmadığını düşündüğü bir sorumluluğu yüklemeye?
“Hadi diyelim, konuşuldu, anlaşıldı, kadın erkeği bütün sorumluluklardan azat etti, doğurdu. Mahalle baskısı o adamı ne hale koyar bilir misiniz? Çocuğunu istemeyen adam! Hayatı kayar vallahi. Babalık bunun yanında daha kolay.” diyor Suda.
Çünkü insanoğlunu “baba” yapan şey sosyal hayat. Öyle annelik gibi içine doğmuyor bir anda hormonlarla, karnında kıpırdayan bir şeyle gelip yerleşmiyor bir yerlerine. Günün birinde, sağ omzunun orası çocuk diye sızlamıyor bir erkeğin.
Pakize Suda’nın 17 Mayıs tarihli köşe yazısından bir alıntıyla noktalamak nükteli olacak:
“Bir çocuğun dünyaya gelmesi için kadının varlığı şarttır. Etiyle, sütüyle, kanıyla, canıyla, ismiyle, cismiyle.
Erkeğinse bir tek spermi lazım.
O da ibadullah her yerde!
Parayı bastırıp alıyorsunuz, çatır çatır doğuruyorsunuz.
Erkeğin baba olmak için bir kadına ihtiyacı var. En azından kiralık bir rahme.
Bir şekilde eline bir yumurta geçirdi diyelim, ne yapacak onu?
Kavanoza koyup seyredebilir ancak!
Kadınsa spermi aldı mı gerisini kendi hallediyor.”



ORTADAN ORTAYA KARIŞIK

* Ömür Gedik ve hataları
Sustum sustum, artık hatalar daha büyük başlara dokununca duramadım. Medya camiasında bir sürü abla gibi, bir şekilde peydahlanan, kendi kendine mitoz bölünmeyle çoğalan kişilerden yeterli miktarda var. Eh, bu ablamız da sonradan chantör olan doktor sevgilisiyle iyice prim yaptı.
Neyse kimliğini tanımlamayı bir kenara bırakalım… 30 Temmuz 2009 tarihli köşesinde bir başlık atmış ve Freddy Mercury’i diriltmekten bahsetmiş. Grubun adı da “Quenn”… Hata hem başlıkta, hem yazı içinde.
Koskoca “Queen” olmuş “Quenn”…
Birkaç yazarda daha bu kadar sık ve vahim imla hataları görüyorum. Acaba diyorum, bu insanlar köşe yazarı “oluverdikleri” için, bir editör kontrolünden geçmiyor mu yazıları? Her bir şeyi bilir mi kabul ediliyorlar?
Yoksa bu aralar Hürriyet gazetesinin editörleri yaz rehavetindeler mi? Çünkü en çok imla hatasını Hürriyet’te görüyorum.
İnsanlık halidir, makul miktarda olduğunda göz yumulur amma velâkin…
Nedendir bilinmez ama lokantada önüme serilen Amerikan servisinin üstündeki hataları bile düzelten ve hatta zamanında, bu şekilde bir PR işi alan beni, çok rahatsız ediyor bu hatalar…

* Yakışıksız Atatürk sorusu
Geçen hafta sormuştum. Bazılarınız foruma yazmak yerine, cevaplarını maille yolladılar. Herhalde sayfanın yeni düzenine alışamadınız. Gördüğüm şudur ki, herkes durumun farkında.

Açık öğretim Lisesi sınavından sorulan bir soru herkesi şaşırttı. Söz konusu olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük I. Dersi için hazırlanan 11. soru.
Sorunun cevabı C şıkkı. Ancak cevap şıkları sınava giren birçok öğrenciyi ve velilerini rahatsız etti. İstanbul Büyükçekmece Recep Güngör Lisesi’nde sınava giren öğrencilerden İpek B. “ Bu soru Atatürk’e yapılmış bir hakarettir. Atatürk, mandacılıkla, hayalperestlikle, maceracılıkla bu ülkeyi kurtarmadı.”
Okuldaki öğretmenlerin de tepkisini çeken soru için, velilerden biri dava açmaya hazırlanıyor.
Haberi veren Habertürk gazetesi (17 Mayıs 2009) bakalım takip edecek ve sonucu da bildirecek mi? Takipteyiz!

(Tarih 31 Temmuz ve hâlâ bir şey yok.)

NE DEMİŞ?
Akşam yazarı çitos Tuğçe Tatari, “Kadın veya erkek fark etmez yeter ki cüzdanı dolu olsun” başlığını atmış yazısına ve sayfasının salonunda eşcinsel kulübü Tekyön’ü anlatmış. Malum yavrucuk ilk defa gitmiş…
Neyse kendince kıyak geçmiş ve adres falan belirtmemiş; “Orada kendi dünyalarının keyfini yaşayan insanların huzurunu bozmak” istememiş çünkü.
Sayfasının arka odasında ise “Lavabo diyenin dili tutulsun” başlığıyla güzel bir konuya değinmiş. Benim de çooook dalga geçtiğim bir konudur.
Regl olunca, hastayım diyenler, tuvalete gitmek için “lavabo nerde?” diye soranlar… Sanki lavaboya işeyecek!
Neyse Tuğçe evladımız sonrasında yorum yapmış; “Gün geçtikçe köylüleşiyoruz. Ayıp nedir onu bile şaşırdık. Hanımlar ve beyler, tuvalet demek ve tuvaleti çiş-kaka yapmak için kullanmak ayıp değildir.”
Duydunuz mu “köylüleşiyormuşuz”!!!
Vah zavallım, kendini aristokrat zannediyor da, çıktığı kabuğu beğenmiyor…

NE YAPMIŞ?
Akşam Pazar günü eklerinin çitos (Cheetos) yazarı Yiğit Karaahmet, ilk defa düzgün bir yazı yazmış. Kendi içinde bütün, eğlenceli, gündemi yakalayan…
Arşivden açıp okuyunuz…
“Türbanlı Yiğit, karşı mahallede”, 19 Temmuz 2009.


21 Ağustos 2009

69- Sadakat / sizlik

Yaz geldi, aşk geldi, aşka geldik. 
Neden bilinmez, bütün köşe yazıları aşka, ilişkilere dokunuyor. Aldatma / aldatılma konuları çok daha fazla gündemde. Ya da bana öyle geliyor, tipik bir algıda seçicilik durumu… Üstüne bir şeyler karaladım ya, gözüm hep konuyu genişletecek diğer kaynakları görüyor.
Siz de boş durmadınız: laf atanlarınız oldu, bir forum yazarımızın dediği gibi “okuduğunu anlamayan okuyamayan-yazarlar” oldu, hikâyeyi bana etiketleyenler oldu.
İşte açıklama: Benimle alakası yok, Betül Mardin söylemiş bir röportajında, ben yorumladım.
Şimdi de, bir başka merciden görüşler sunuyorum.
Kimseye yormayınız, sadece okuyunuz.
Can yakan veya canı yanan olmuşsanız, kendi içinize göz atınız.



PS. Sitemiz yenilendi, arşiv yazılarının bir bölümü buraya taşınıyor. Artık eskisi gibi, arşivde son 10 yazıyı görmeyeceksiniz. Hâlâ bir sürü sorun var, kullandıkça ortaya çıkıyor ve düzeltiliyor. İmla hataları – ki benim en çok takıntılı olduğum şeylerdir- tonlarca yazılarımda. Buraya aktardığımız program desteklemiyor ve düzeltilmesi zaman alacak. Sabrediniz…
Başka güzellikler de var, yazıları bir sürü sosyal iletişim “şeyinden” paylaşabiliyorsunuz. Keyfini çıkarınız…


ORTADAN ORTAYA KARIŞIK

* “İki cinsin motivasyonları farklı”

Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği Başkanı, ilişki terapisti Prof. Dr. Mehmet Sungur, son kitabı “Sen, Ben ve Aramızdaki Her Şey” sebebiyle röportajlar veriyor. Birkaç röportajından kolaj yaptım ortaya karışık. Afiyetle buyurun…

“İnsanın gözünü yakalayan çok şey olur ama gönlünü yakalayan iki-üç şey vardır. Ve hepimiz, aşkın bir görme kusuru olduğunu biliyoruz.”
“Masallarımızın kahramanlarından vazgeçiyoruz ama masallarımızdan asla vazgeçmiyoruz.”

Sadakatsizliğin çeşidi çok, cinsellik sadece bir kısmı. Chatleşme, sanal seks vs. sadakatsizliğe yol açabilecek risk etkenleri. Kadınlar mevcut ilişkilerinde umudun azalması, heyecanın yok olması, hâlâ beğenildiği, sevildiğini hissetme amacıyla aldatıyor. Erkeklerde ise yanlış bir algılama var: Erkeklerin cinselliğe kadınlardan daha fazla ihtiyaç duydukları gibi… Özetle söyleyebilirim ki tüm acılara rağmen birlikte kalmayı tercih eden ve sorunları aşmak için el ele veren çiftlerin bir kısmı daha sadık ve daha sevecen olabiliyorlar. Hatta bu yeni süreçte ilişkileri eskisinden daha tatmin edici olabiliyor.

— Sadakatsizlik ve aldatma ayrı kavramlar mı?
Eşanlamlı değiller aslında. Üçüncü kişilerle yaşanan duygusal ve/veya fiziksel bir ilişkidir sadakatsizlik. Sonuçta birlikteliğin beklenti ve standartları çiğnenmiş olur. Aldatmaysa sadakatsizlik sonucu kaçınılmaz olarak ortaya çıkan, çeşitli yalanlar ya da dürüstlük sınırları dışında kalan söylem ve davranışları içerir. Kimse partnerini aldatmak amacıyla sadakatsizlik yapmıyor. Sadakatsizlik bir seçim, aldatmaysa bu seçimi izleyerek ortaya çıkan sürecin kaçınılmaz bir parçası.

— Sadakatsizlik ne zaman başlar?
İlişkilerde ‘ben’leri koruyarak ‘biz’ olmak önemli. Sadakatsizlik ise ‘biz’i yok etme riskini göze almaktır. Fakat çoğu kişi, “Nasılsa duyulmaz” diye, bunu göze almadan, sadakatsizlik yapıyor. Daha çok erkekler böyle davranıyor çünkü sevgiyle aşkı, aşkla seksi birbirinden daha net çizgilerle ayırıyorlar. Sadakatsizlik yapan erkek, karısını, sevgilisini sevmediğini düşünmez, onu durumdan ayırır.
(…)
Sadakatsizliği değerlendirirken, kibirden kurtulmak lazım. Sadakatsizliğe rağmen ilişkisine devam edenlere “onursuz” diyenler, kendi başlarına geldiğinde gidemezler…
“Sadakatsizlikle karşılaşırsam ilişki biter” diyenlerin oranı yüzde 90’dan fazla. Ama sadakatsizliğe uğrayanların yüzde 60-75’i ilişkisine devam ediyor.
Gidemiyor çünkü bu ilişki için çok yatırım yapmış. Birine bu kadar yatırım yaptıktan sonra gitmek kolay mı? Ekonomide buna ‘batık maliyet’ denir. İnsanın bir karar verirken, ilerideki avantaj ve dezavantajları da düşündüğü sanılıyor. Oysa insanlar karar alırken, geçmişte bu karar için yaptıkları yatırımlara bakıyor.

— Sadakatsizliğe uğramak nasıl bir acı?
İnanılmaz bir acı. İnsanı alt üst eden, güven duygusunu ortadan kaldıran bir şey.

— Ne gibi kayıplara neden oluyor?
Sadakatsizliğe uğrayan kişide kimlik kaybı oluyor. ‘Özel’ olma duygusunu yitiriyor, kendine saygısı yok oluyor. Adalet duygusunu, amaçlarını ve yaşama isteğini kaybediyor. Başkalarıyla bağları kopuyor, yalnızlaşıyor. Kendini suçluyor. Utanıyor. Ama sadakatsizlik yapanın da kayıpları var.

— Sadakatsiz neler kaybediyor?
Özür dışında ne yapabileceğini düşünüyor, çaresizlik yaşıyor. “Her gün aynı konu açılıyor, ne zaman bitecek bu” diyor, “Sadece ben mi sorumluyum” diye öfkeleniyor. Yalnız kalıyor. Suçluluk ve utanç duyuyor. Umutsuzluk yaşıyor.

— Sadakatsizliğe uğrayan neler yapmalı?
Krizin aşılması gerek. Ağır bir travmayı geride bırakmak için, yaşanan travmayı anlamlandırmak, bütün resmi görebilmek gerekir. Sonraki aşama ise affetme ve güveni kazanma aşamasıdır. Affetmek, olayı unutmak değil, bir karardır. Bazen, affedersiniz ama ilişki biter. Bundan sonraki hayata devam edebilmek için bu gereklidir. Acılardan ders çıkarmak önemli. İnsanlar bazen öğrenmiyor, aynı yanlışı yapmaya devam ediyor. Hayat bütün yanlışları yapacak kadar uzun değil.


* “Kadınlar, toy çocuk değil, erkek sever”
Richard Gere röportajı, 7 dakikada yapılmış olsa da, herhalde hafta sonunun en çok okunanlarından biridir. O 7 dakikanın içinde, 35 defa “karım” kelimesi geçiyor. Sürekli “biz” diyor. Belli ki mutlu ediyor “eşini” Gere ve mutlu ediliyor karşılığında da. İlişkilerin bir alışveriş mantığında olması yanlıştır ama aslında hep bir alışveriştir ilişkiler. Bazen uzun süre verirsin, sonra bir gün almaya başlarsın. Sabrın varsa…
Tabii en sağlıklısı dengeli olanı.
Özetle şöyle anlatmış ilişkisini Richard:
“Görünüşümden dolayı değil ama eşimden dolayı özgüvenim çok yüksek. Zaten bu yüzden birlikteyiz, beraberken kendimizi güçlü ve özgüvenli hissettiğimiz için. Biz sağlıklı yaşayan insanlarız.”

* İşte size bir Atatürk sorusu!
Cevaplayın, haftaya sonuçları açıklıyorum…
Aşağıdakilerden hangisi Atatürk’ün kişisel özelliklerinden biridir?
a- Hayalperest oluşu
b- Maceracı oluşu
c- Mantıklı oluşu
d- Mandacı oluşu


selcencosmoz@gmail.com


21 Temmuz 2009

68- “Herkes aldatırmış!”

“Erkek arkadaşım çok oldu. Türk de, ecnebi de. Hiçbir şey fark etmiyor. Hepsi muhakkak aldatıyor. Söylemiyor sana. Hep sen sonradan öğreniyorsun. Kırıcı ve yorucu olan o.”
diyor.
Susuyorum…
“Çok iyi başlıyor. Her şey harika gidiyor. Ağaçlara, uçaklara binmiş gibi oluyorsun. Birkaç defa olunca muhasebesini yapıyorsun. Şu camın önünde çok beklediğimi bilirim. Bir de yakalanmaları çok acı oluyordu. Görüyorum beni aldatacaklarını suratlarından… Ama bitiyor.”
Böyle demiş Betûl Mardin, 19 Nisan Pazar günü Habertürk gazetesinin ekine verdiği röportajda.
Düşündüm de düşündüm üstüne.

IN A SINGLE RELATIONSHIP
Ye, iç, yat…
Sonrasında kocaman bir hiç.
“İşte ben buradayım, yanındayım” deyip duruyor.
Anlatamıyorum, senin önemli değil nerde olduğun, beni tercih ettiğini mi göstermeye çalışıyorsun? BEN SENİN YANINDAYIM. Ben kaldım. Ben affetmeye çalışmayı tercih ettim.
Arkasından numaralar. Sosyal iletişim sitelerine kendi profillerine yazmalar: “In a relationship” diye, kim olduğunu söylemeden. Belli amaç: Kuş uçmasın. Salak kuş bu kuş, uçar mı? :)
Sonra baktın kızdan tepki yok, aynen kaldırmalar. İçinden gelen bir şey değil çünkü. Aşkınla taşan bir şey değil bu.
Ben de diyorum: “In a single relationship”. Ben tek başıma bir ilişkinin içindeyim diyorum yani, mealen…
Bir arkadaşım (erkek) yazmıştı “evli” diye medeni durumuna, biliyordum, evli değildi. Sordum nedendir, niçindir diye. Deli gibi aşığım dedi, evlenmek istiyorum, hatta kendimi ona öyle bağlı hissediyorum ki, gerçek gibi geliyor dedi.
İşte bu his sanırım içinden taşan insanın.
Aylarca anlattım, yıllarca yazdım.
Nereye kadar?
Haydi boşverelim bu geyikleri, Betûl Mardin’i yorumlayalım biz, en güvenlisi. 


NE DEMİŞ?
Hande Yener vermiş bir yere röportaj…
Demiş ki: “Kasap prodüktörlerin mutlaka şarkıcıyla beraber olma çabası oluyordu. Bana öyle bir teklif gelse, kendimi keserdim. En azından bu suratına bile bakılmayacak insanların koynuna girmem.”
Yani suratlarına bakılacak olsa, hani şöyle biraz eli yüzü düzgün bir prodüktör olsa, girecek o yatağa…

NE YAPMIŞ?
Öncelikle gençlerin ve sonra da biz orta yaşlıların  arasında popüler olan MNG mağazasına girdim aylar sonra. Hem de yanımda, ayaklarının altında cennetim. Öyle komik bir gözlük gördük ki, takıp bir kare “fotoğraf çekinelim” dedik. Hemen geldi kıyafet servisi yapan eleman, “Hamfendi,  fotoğraf çekemezsiniz.”
Ve şöyle gelişti durum…
Ben- ….
Abla- Hamfendi fotoğraf çekmek yasak.
Ben- Peki yazılı bir belge görebilir miyim?
Abla- Tabii, müdürüme haber vereyim.
Ben- Bekliyorum.
5 dakika sonra…

(Müdürüyle birlikte gelir)
Abla- Maalesef yazılı bir belgemiz yok ama bize söylenen budur.
Ben- Peki bu gözlük benim olsaydı, değerli mağazanızın içinde fotoğraf çekebilir miydim?
Müdür- Evet.
Ben- Yani sadece şu an için bu gözlüğe sahip olmadığım için yasak.
Müdür- Evet.
Ben- Peki biz bu gözlüğü satın alalım, fotoğraf çekelim. Sonra iade ederiz faturasıyla. Tabii bu arada sizin adınızı da alalım…

İlk fırsatta bu mağaza zincirinin daha üst müdürleriyle konuşup sizi bilgilendireceğim ve pek tabii mağaza müdürünün adını da yazarım.

NE OLMUŞ?
Beyoğlu’nun güzide café’lerinden Pia’dayız. Yüksek mi yüksek eğitimime devam ettiğim arkadaşlarla oturup, “Olay Yeri, Medya ve Suçlu Profili” makalesi üzerine çalışacağız. Benim ara ara röportajlar için tercih ettiğim bir yerdir Pia, hele o üst kattaki yekpare masası. Her zaman da üzerinde “Rezerve” yazar ve ben kaldırır otururum. 
Bir masaya 5 kişi, 3 bilgisayar yerleştik. Bilgisayar ekranlarının ardından birbirimize bakarak, yiyip içerek, çalışıyor, kaynak tarıyor, yazdığımız yerleri okuyoruz.
Bu kadar giriş yaptım ama konuyu kestirmeden bağlayayım. Nedendir bilinmez canım çekti, menemen sipariş ettim. Bazı sağlık düşmanlarının yaptığı gibi olmasın diye de, özellikle belirttim, soğansız diye. Bir menemen geldi, yumurtadan eser yok, peynir niyetine kaşar peyniri tercih edilmiş, o güzelim tadını domatese veren yeşil biber yok, yerine miniminnacık kesilmiş tatlı kırmızı biberler ve bol bol salça. Menemen salça kokuyor resmen.
Aşçı yaratıcılığını yanlış yerlerde zorlamış ama en azından soğansız dediğin zaman anlayacak kapasitede.
Açlık insana bu zevksizlikleri yediriyormuş, üstüne bir de kötü servis...
Nerde Pia’nın o eski güleryüzlü çalışanları, kötü yaptığı işi şevkle düzeltmeye çalışan elemanları…
Gözlerim de aradı, midem de…



selcencosmoz@gmail.com


13 Mayıs 2009

67- Dostum, sevgilim, suçortağım... Öldüm ben.

Şimdi hemen kalksam, hemen çıksam dışarı?
Öyle bir taş koymuşlar ki kalbimin üstüne, Çağrı filminin bir sahnesine hapsedildiğimi düşünüp “Benim tanrım Hubal” diye bağırmak istiyorum.
İşe yarar mı acaba?
Kandırır mı beynimde fink atan cinleri?
İnanıp rahat bırakırlar mı beni, salarlar mı ellerinde tuttukları esiri?
“Görünmeyeni görmenin azabı” (1) durmadan bıçaklarken bizi, gördüklerimle yetindim ben.
Hissettiklerimle, anladıklarımla, vazgeçmediklerimle...
Oysa vazgeçmediklerim de, -sen de- katrana buluyor beni.

Bütün acılarım toplandı, geldi üstüme. Birisi, üstüne git unutursun dedi, gittikçe kendimi unuttum.

Kendimin sonuna geldim.
“Ruh ölür, beden unutur”du hani.
Öldüm de unuttum mu?
Geldim sonuna kendimin, biri aniden mumu üfledi, ıssız bir rüzgâr esti bir yerden, soğuk vurdu içime, karanlığın yanına.
Nefes aldıkça batıyor bir şeyler...
İşte kendimin sonuna geldim.
“Değişik kalibreli intiharlar” (2) denemeye başladım.
Uyumak için yutuyorum renkli dünyaları, sonunda renkli rüyalar da vaat ediyor başka hekimler, şu otu şöyle demlerseniz acınızı alır, içinizi susturur, yaranızı sarar diyorlar.
Filanca ot, sıkıca sarılırmış bize, bir başkası öpermiş yanaklarımızdan, bir diğeri kalp ağrısını alırmış, bir başkası kollarında uyuturmuş.
Zihin açtığı söylenen o preparatlar, acımızı da seyreltir mi acaba?
Zihnimizi açarken kalbimizi de ferahlatır mı?

“İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!” demiş bir amca. (3)
Hala içimi döküyorsam, sende miyim yani?
Sen bende yok oluyorsan?
Soluyorsan, ışığa yürüyen ruhlar gibi, cehenneme kavuşuyorsan, cennetimde yer almak istemediğindendir değil mi? Başka neye yorabilirim ki.
Baktı falıma bir teyze, evini temizlerken senin, benim de ruhumu temizlemek istedi.
“Kaderisin, kaderin” dedi.
İçini dışına çıkardı kalbimin.
İnandım ona.
Her şeye layık görmüştüm ya seni, en başta kendime.
Yine sana döndüm yüzümü, “geçir bu acıyı, yıka kalbimi, aç sök beynimin içinden bu görüntüleri, sözleri” dedim.
Dedikçe yalnızlaştım, uzaklaştım kendimden, sen durdukça tiksindim, küçümsedim kendimi.
Ben böyle olacak adam mıydım?
Beklemediğin yerden gelen bıçak böyle kanatırmış işte.
Söylemiştim ya ben sana, şunlar şunlar şunlar yaralarım, gelme yakınına, değme kabuklarına. Ben kuruttum onları, az kaldı yolacağım yakında, yepyeni olacağım.
Demiştim değil mi?

Yazık sana da...
Kendi kendinin kurbanısın sen. Elindeki en değerli şeyleri acımasızca yakıp yıkan, sonra korkudan kelimelerin ardına saklanan. Oysa ben kelimelerin içini görürüm. Bana yutturamazsın gel-gitleri.
Şifresiz dünyaya gücün yetmiyorsa, “hepsini kapatacağım” deyip de kaçıyorsan, en büyülüsünden, en hayırlısından aşka nasıl yüreğin yetecek senin?
Söylesene bana...
Nasıl durulacak içinin çamurları?
Selçuk yollarındaki araba fıskiyelerine mi sokacaksın kendini, sabahlara kadar dua mı edeceksin, adaklar adayıp, tövbeler mi edeceksin? Falakalara yatırıp ruhunu, terbiye mi edeceksin bedenini?
Söylesene ne yapacaksın?
Gücün hangisine yetiyor?
Bilirsin bunun arkasından şunlar gelir: (Sessizce mırıldanır insan) Beni kazanmak için neleri feda edeceksin? Neleri verip, neleri alacaksın? Ne kadar ileri gideceksin? Ne kadar sessizliğe gömüleceksin?
Ne kadar gür çıkacak sesin?
Ne kadar inatçı olacaksın?
Ne kadar sabredeceksin?
Utancın yiyip bitirmeden seni ayağa kalkıp savaşmaya mı başlayacaksın?

“Değişik kalibreli intiharlar” denemeye başladım.
Uyumak için yutuyorum renkli dünyaları, sonunda renkli rüyalar da vaat ediyor başka hekimler. Sana da öneririm. Belki değiştiremediğin kendini seversin.
Belki olmadığın biri gibi anlatmazsın kendini.
“Sadığım, asarım, keserim, vururum” kelimeleri çok boştur aslında, içini dolduran insanın kalbidir.
Kalbinin doldurduğu yerde de kelimeye ihtiyaç duymazsın zaten canım benim. (4)
Kendi kendinin kurbanısın sen.
Kendi korkularının.
Kendi hayallerinin.
Hayal ettiğin şeylere kavuşmaktan bile korkarken, nasıl bulaşsın saf mutluluk ellerine?
Merak ediyorum, nasıl nefes alıyorsun sen?
Gün boyu, geceler boyu aklına gelmiyor mu sana söylenenler, yaptıkların, içine yosunlu bir kaya gibi oturması gerekenler, rüyalarına girmiyor mu kırdığın kalp, aldığın hak, üstünü çiziktirdiğin aşk...
Haklıymış karacehennem, “kimin peşinde 2 aydan fazla koştun?” derken.
Bir haftada pes ettin.
Hadi gün sayıyorum saatli maarif takviminin üstünde.
Bak sana kıyak yaptım. Bilirsin her sayfayı yırtıp atarsın saatli maarif takviminde.
Hesabını tutmayacağım artık geçenlerin.
Yeniden başlamak gerek.
Göndermediğim bir sürü şey yazacağım. Seni beklerken...
Parmağıma kırmızı kurdele bağlayacağım, kendi önümü kesmek için.
O da kesmezse, kendi hücrelerimden yapacağım kırmızı kurdele, acıdıkça kanatacağım.
Senden öğrendiğim gibi.
Ben nasıl toplayacağım parçalarımı.
Bütün acılarım toplandı, geldi üstüme. Birisi, üstüne git unutursun dedi, gittikçe kendini unuttum.
Kendimin sonuna geldim.
“Kendinin sonuna geldi mi yeniden görür insan” demiş şair.
Gözlerim açıldı, sağolasın.
Benim sonumu sen getirdin.
Şimdi seveceksen, yeni bir ben’i seveceksin, yeni bir ben’e aşık olacaksın. Tertemiz, apaydınlık başlayacaksın. Hep derinlerinde bir yerinde “lekeni” taşıyarak titreyeceksin gözlerimin üstüne. Ben unutacağım oysa o kötü şeyleri.
Yoksa nefes alamam ben. Hem öldüm ben.

Baktı falıma bir teyze, evini temizlerken senin, benim de ruhumu temizlemek istedi.
“Kaderisin, kaderin” dedi.
İçini dışına çıkardı kalbimin.

Hem öldüm ben, bu ağırlık yüreğimdeki ondan.
“Benim tanrım Hubal” dersem kurtulacağım, Çağrı filminin bir sahnesine sıkışıp kalmaktan.
Richard Bach’ın bir paralel evreninde fink atmaktayım.
Bir yanım bunları yazıyor, bir yanım kendini har vurup harman savuruyor bir üst evrende. Bir diğer yanım hidayete erdi, “Allah sana akıl, fikir ihsan eylesin kardeşim” diyor.
Sonra bir ses mırıldanıyor içimden, “dostum, sevgilim, suçortağım”…

“Değişik kalibreli intiharlar” deniyorum.
Uyumak için yutuyorum renkli dünyaları, sonunda renkli rüyalar da vaat ediyor başka hekimler, şu otu şöyle demlerseniz acınızı da alır diyorlar.
(Beni benden de alır mı sahi?)

Kendimin sonuna geldim.
Yeniden gördüm ben.

Kendi payını sorarsan, yüreğinin yettiğince alırsın emeğini.
Yok, yukardan isterim dersen: çıplak hüküm, acı özgürlük.

Yanlışmış bu kendim. Nasıl güvenirim ki bir daha gördüklerime, duyduklarıma, hissettiklerime.
Kendimi yarı yolda bıraktım ben.

Sana bir şiir düzenledim, hiç yapmadığım şey değil, affetsin şairi beni.
Sen de affet...
Bütün bunları yazdığım için daha da utandım ben.
Neyse ölmüşüm ya, ne utanması.

“Ayrılık nedir biliyor musun?
(…)
İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!
İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
Duvarlara dalıp dalıp gitmesi.

Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
Hüznün arması ayrılık.
O küçük ölüm!
Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

(…)
Ne mi yapacağım bundan sonra?
Ayak izlerimi silmek için bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
(…)
Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
Trafik polislerine adres sormayacağım,
Geleceğe ışık düşüren bir gülümsemeyle gülmeyeceğim kimseye...

Ne yapacağımı sanıyorsun ki?
Tenin tenime bu kadar sinmişken,
Ömrüm azala azala önümde akarken,
Gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken...

Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
(…)

Geleceğe ışık düşüren bir gülümsemeyle gülmeyeceğim kimseye...” (5)



Kendimin sonuna geldim.
“Ruh ölür, beden unutur”du hani.
Öldüm de unuttum mu?
Geldim sonuna kendimin, biri aniden mumu üfledi, ıssız bir rüzgâr esti bir yerden, soğuk vurdu içime, karanlığın yanına.
Hepiniz yaptınız bunu, yakmayın ışıkları, ben anlayınca karanlığımı, kalkarım yattığım yerden.
Kalkmadığım olmamıştır benim. 13 canlıyım ben, bir de yakar topta topladığım canlar. Ayakta tutar beni.
Yolacağım yakında tüm kabuklarımı, tüm dikenli otlarımı.
Belki yeniden tanışırız kim bilir, belki daha çok severim seni, her paralel evrende. Belki sen daha çok beni...
Şimdiden sevinme “kız öldü, ortaklık bozuldu” diye...
Senin yolun şimdi başlıyor:

En büyülüsünden, en hayırlısından aşka nasıl yüreğin yetecek senin?
Söylesene bana...
Nasıl durulacak içinin çamurları?
Selçuk yollarındaki araba fıskiyelerine mi sokacaksın kendini, sabahlara kadar dua mı edeceksin, adaklar adayıp, tövbeler mi edeceksin? Falakalara yatırıp ruhunu, terbiye mi edeceksin bedenini?
Söylesene ne yapacaksın?

Senin yolun şimdi başlıyor:

“Bilirsin sen, çok geçtin buralardan.
Senin zaferin ayrıldıktan sonra başlar.
Aşkta zafer olmadığını anlayana kadar.”





selcencosmoz@gmail.com







İzler
1 ve 2- Murathan Mungan
3- Şair Şükrü Erbaş
4- Karacehennemle yapılan bir yazışmadan alıntı.
5- Şükrü Erbaş




Kayıp Çocuğa Şarkı

Yorgun görünüyorsun, biraz uzan
İstersen
Sever gibi yapma artık
Daha henüz vakit varken
Bir kaç yaralı ruh
Bir kaç bira şişesi
Elimizde bunlar var
Mutlu olmaya yetmez ki
Aşk…

Yalanlarımız güzel, inanması zevkli
Bir şey sevmeye değerse,
Ölmeye de değer mi?

Bir kaç uyku hapı
Bir kaç kıskançlık krizi
Elimizde bunlar var
Mutlu olmaya yetmez ki

Bazı yalanlar güzel
Bazı gerçekler acıymış
Bazı ölümler uzun
Bütün hayatlar kısaymış

Çalışmış, kaybetmiş, koşmuş, yorulmuştuk
Birbirimize içmeden dokunamaz olmuştuk

Bir kaç kalp ağrısı
Bir kaç imdat çağrısı
Elimizde bunlar var
Mutlu olmaya yetmez ki
Aşk...


27 Mart 2009